9 Aralık 2020 Çarşamba

Öğretmen Saygınlığına Özenli Bir Saldırı

 

*Ural, Ayhan. (2020). Öğretmen Saygınlığına Özenli Bir Saldırı. BirGün Pazar. 4 Ekim. https://www.birgun.net/haber/ogretmen-sayginligina-ozenli-bir-saldiri-317879

Ne zaman öğretmen saygınlığı veya saygınlık kaybına ilişkin bir tartışma içerisine girsem, Aybastı, Reşadiye ve Niksar yöreleriyle ilişkili o meşhur, öğretmene varamadım naylon çorap giyemedim türküsünü hatırlarım. Öğretmen saygınlığını bir türküyle anlamak veya anlatmak olanaklı değil elbette. Ancak, tarihi, yöresi, öyküsü, sözleri, hatta ezgisiyle de önemli mesajlar bulduğum bir türkü. Neyse, türkü konusunu kesip, sadede geleyim ve bu yazıyla Türkiye’de öğretmenliğin karşı karşıya olduğu saygınlık kaybına ilişkin bir değerlendirme yapmayı amaçladığımı belirteyim.

1980 sonrası dönemde Türkiye’de öğretmen saygınlığı, hızlı ve büyük bir kayıp yaşamakta. Küçük çaplı bir araştırmayla bile, bu yargıyı doğrulayacak yığınla demeç, rapor, makale, tez ve benzeri çalışma bulabiliriz. Doğrusu sadece Türkiye’ye özgü de değil bu durum, bütün toplumlarda az çok benzer durumlar yaşanmakta. Onlara ilişkin de raporlar, araştırmalar mevcut. 2013 ve 2018 yıllarında yayınlanan Global Öğretmen Statüsü Endeksi gibi (Varkey GEMS Foundation, 2018).

Dünya genelinde egemen olan neoliberalizmin yıkıcı etkisi, öğretmenlik mesleğine de yansımış ve hızlı bir saygınlık kaybı yaratmış durumda. Öğretmenlik mesleğine ilişkin bütün kodlar değiştirilmiş, geleneksel öğretmen yetiştirme ve istihdam politikaları da terk edilmiş yeni bir düzen kurulmuş. Üstüne üslük neoliberal cenah bu durumu, olağan bir değişim ve gelişim şeklinde propaganda ederek, kamuoyunu da ikna edebilmiş gibi gözükmekte. Ne acıdır ki bu ikna sürecine katkı sunan sözümona eğitimciler, öğretmenler ve öğretmen örgütleri de var. Tam da bu durumla ilgili, kapsamlı bir çalışma olan The Comparative Politics of Education adlı kitap, bazı ülkelerdeki eğitim sistemi ve öğretmen örgütlülüğünü çözümleyerek yeni duruma ilişkin tartışmalar yapmakta. Üzgünüm, hem bu kitapta Türkiye yok, hem de Türkiye’de bu içerikte bir kitap yok. Ancak, böyle çalışmalara acil gereksinimimiz olduğunu da hepimiz biliyoruz. Bu düşünceden hareketle bir yandan evrensel, öte yandan da ulusal düzeydeki örnekleriyle öğretmen saygınlığını tehdit eden ve/veya düşüren olgulardan bir kısmını tartışmaya çalışacağım.

  1. Dönüştürülen Öğretmen İmgesi

Daha yakın zamana kadar güçlü bir öğretmen imgesine sahip olduğumuzu düşünürdük. Dayanaksız da değildi bu düşüncemiz. Sumerli Ludingirra (Çığ 1996), Yunanlı Öğretmen Sokrates (Tolstoy 2017), ilk öğretmen unvanlı Aristotales (Davidson 2008), Aristotalesten sonra ikinci öğretmen olarak kabul edilen Farabi, Aytmatov’un (2002) öğretmeni Duyşen, Başöğretmen Atatürk ve Türk Devriminin aydınlanmacı öğretmenlerinden Mustafa Necati, Hasan Âli Yücel, İsmail Hakkı Tonguç, Fakir Baykurt ve daha niceleri, bu düşüncemize ilham olmuş öğretmenlerimizdi. Ama gel gör ki bizim o dönüştürücü, devrimci, yenilikçi, toplumsal önder öğretmen imgemiz, şimdilerde yeni denilerek, yeni kavram ve/veya ifadelerle eğitim koçu ve öğrenme ortağı gibi yeni bir imgeye dönüştürülmüştü. Belli ki bu tertip ile neoliberal ideolojinin merkezi tezgahlarında üretilip çevre toplumlara sunulan yeni öğretmen imajı ile geleneksel öğretmen imajının klasik anlam, içerim ve işlevine ilişkin kafa karışıklığı yaratılmak istenmiş ve başarılmıştır. Bu durum, öğretmenliğin tarihsel olarak geçirdiği, iş, uğraş ve meslek olma evrelerindeki kazanımlarını silip süpürmüştür. Artık klasik öğretmen yetiştirme programları, eğitim koçu yetiştirme programlarına dönüştürülmüş ve toplumun koç istemi karşılanır olmuştur. Tabi ki olan, klasik öğretmen yetiştiren programlardan yetişmiş mevcut öğretmenlere olmuştur. Sahip oldukları klasik öğretmen imajı ile ulu orta eğitim koçlarının arasında kala kalmışlardır. Bu imaj karmaşasından kurtulmak isteyen bir kısım klasik öğretmen, yeni imajlarını satan merkezlere yöneltmiş ve koça dönüşme seanslarına katılarak, belgelerini satın almışlardır. Ne de olsa gösteri dünyasında yaşıyoruz ve imaj her şeydir. İnternetteki herhangi bir arama motoru üzerinden, eğitim koçu, öğrenci koçu, öğrenci koçluğu projesi, eğitim koçluğu sertifikası ve benzeri kavramları aratmanız halinde bahsettiğimiz manzarayı daha açık bir şekilde görebilirsiniz.

  1. Dönüştürülen Öğretmen Kimliği/Rolü

Öğrenme ve öğretme sürecinin temel bir bileşeni olan öğretmen, neoliberalizmle birlikte üstlendiği -yüklenen- bu tarihsel rolden uzaklaştırılmak istenmiştir. Öğretmenin, Sokrates’in at sineği (Platon 2012) metaforuyla betimlediği dönüştürücü öğretmen (Giroux & McLaren, 1986) rolü, farklı müdahale yöntemleriyle dönüştürülerek pasif aktarıcı teknisyen öğretmen (Kumaravadivelu 2003) rolüne indirgenmiş ve kontrol altına alınmıştır. Öğretme özgürlüğü olarak ifade edilen inisiyatif kullanma alanları daraltılmış, insanlığın öğretmeni (Ural 2017) olma iddiasından devletin -iktidarın- öğretmeni (Ural 2003) olma konumuna geriletilmiştir. Türkiye’de de ders kitaplarının devlet tarafından dağıtılması adı altında, öğretmenin, ders kitabı -kaynağı- seçme ve belirleme hakkı/yetkisi tamamıyla yok edilmiştir. Merkezi ve ortak sınav uygulamalarıyla da öğretmenin öğretimi değerlendirme hakkı/yetkisi engellenmektedir. Birçok farklı uygulamayla öğretmene, eğitim öğretim faaliyeti olmayan iş, görev ve sorumluluklar yüklenmiştir. Eğitim bakanlığı tarafından uygulamaya konulan, öğretmene servis aracı kontrol görevi, öğrenmene filyasyon görevi, öğretmene nöbet görevi, öğretmene öğrenciyi evinden alma/bırakma servis görevi gibi birçok uygulama bu konuya örnek olarak verilebilir.

  1. Engellenen Öğretmen Örgütlülüğü

Öğretmen örgütlülüğü mesleki dayanışmanın en önemli araçlarından biridir. Güçlü eğitimci/öğretmen örgütleri, sadece üyelerinin özlük haklarıyla sınırlı olmayan güçlerini, her türden toplumsal olay veya konuda ortaya koyarak toplumsal yaşama da demokratik katkı sağlar. Dolayısıyla demokratik toplumlarda bu türden örgütlülükler özendirilir, kolaylaştırılır, çoğaltılırlar. Türkiye’deki öğretmenler, öğretmen örgütlülüğü açısından özellikle 1980 sonrası dönemde önemli yasak, engelleme ve kısıtlamalara maruz kalmıştır. Son dönemlerdeki öğretmen örgütlülüğüne ilişkin istatistikler (Anadolu Ajansı 2020) incelendiğinde -sendikasız öğretmen sayısı ve sendikalara göre dağılımlar- bu durum daha iyi anlaşılabilir.

  1. Güvencesiz İstihdam

Öğretmenin çalışma ortam ve koşullarıyla özlük haklarının, sosyal ve ekonomik yaşamın olağan akışına uygun olması, devletin –istihdam eden- öncelikli görevidir. Bu görevin yerine getirilmesi, öğretmen saygınlığının yükselmesinde önemli bir değişkendir. Bunu iyi bilen neoliberalizm, öncelikle öğretmen istihdamında güvencesizleştirme ve farklılaştırmalara gitmiştir. Eğitimin ticarileştirilmesi süreci ve piyasa koşullarına teslim edilmesi, öğretmenleri tedrici olarak insan onuruna yaraşır bir çalışma yaşamının dışına itmektedir. Türkiye’de öğretmen maaşlarının açlık ve yoksulluk sınırlarında (TÜRK-İŞ 2020) seyrettiği hepimizin malumudur. Ayrıca, eğitim bakanlığı bütçesi gündemiyle öğretmen maaşlarına ilişkin kabul edilemez beyanlar, öğretmen saygınlığını açık bir şekilde zedelemiştir. Öğretmen yetiştirme sisteminde kararsızlık varmış gibi gösterilerek kararlı bir şekilde

  1. Kuralsızlaştırılan Eğitim Sistemleri

Neoliberalizmin kuralsızlaştırma yaklaşım ve uygulaması, kamunun etki alanını toza dumana karıştırdı. Hiçbir şey eskisi gibi olmayacağı hepimiz az çok yaşadık ve gördük. Kuralların genelliği, geçerliği, güvencesi kalmayacaktı, hiçbir kişi veya kuruma hiçbir müdahale yapılmayacaktı ve öyle de oldu. Neoliberal eğitim politikaları Türkiye’de eğitim sistemini hallaç pamuğuna çevirmişti. Öğretim programların hesapsızca değiştirilmesi, okul sistemlerinin keyfe keder değişikliği, okul kademeleri arasındaki geçişlerin sürekli değiştirilmesi, OKS, TEOG, LGS gibi ardı arkası kesilmeyen yenilikler. Okula başlama yaşının mevsimlik değiştirilmesi, yönetici atama sistemine borsavari bir anlayışla müdahaleler, eğitim mevzuatında tutarsız, dayanaksız ve gerekçesiz değişiklikler, öğretim programları ve okulları mütemadiyen dinselleştirme girişimleri, örgün eğitimini açık eğitim çuvalına boca etme, 4+4+4 uygulamasıyla temel eğitimi paramparça hale getirme gibi uygulamalar ile eğitim sistemi hoyratça kuralsızlaştırılmıştır. Ticari okul, devlet okulunun yerine ikame edilerek eğitim hakkı ihlalleri ayyuka çıkarılmıştır. Eğitimin toplumsal sınıflar arasındaki eşitsizlikleri derinleştirerek yeniden üretmesi için eğitim sistemine gerekli her türden müdahale yapılmıştır. Geleneksel eğitim sistemlerinin yaratılan bu anomiden, kaostan, karmaşadan, krizden etkilenmemesi olanaklı mı? Tabi ki değil. Öğretmen, uzmanlık alanı da dahil hiçbir konuda otorite olarak kabul edilmeyecek duruma getirilmiştir. Bilim ve bilimsel bilginini gücü/önemi popüler sayılanlarca alaşağı edilmiştir. Gerçekliğin aşıldığı safsataları şarlatanların diline dolanmış, öğretmen bilgeliği, öğretmen güveni, öğretmen sevgisi, öğretmen saygısı anlamsızlaştırılmıştır.

Öğretmen saygınlığına yönelen bütün bu yıpratma girişimlerinin -dahası da var-  gizlisi saklısı olmaksızın hepimize yöneldiğini söyleyebilirim. Bunu görmek, hissetmek, yaşamak, algılamak, duyumsamak bizlerde bir direniş tutumu ve eylemi oluşturabilir. İnanıyorum, saygınlığımıza sahip çıkacak bilgimiz, gücümüz, inancımız, dayanışmamız, sevgimiz, işbirliğimiz, yolumuz, araçlarımız ve herşeyimiz mevcuttur. Bütün bunları demokratik bir şekilde kullanarak, başarabiliriz.

5 Ekim dünya öğretmenler gününüzü kutlar, saygılar sunarım, dayanışmayla.

 

Kaynakça

Anadolu Ajansı. (2020). Memurların yüzde 66,79’u sendikalı. https://www.aa.com.tr/tr/turkiye/memurlarin-yuzde-66-79u-sendikali/1524713 Erişim: Ekim 2020

Aytmatov, C. (2002). Öğretmen Duyşen. Çeviri: Ülkü Tamer. Da Yayınları. İstanbul.

Çığ, M.İ. (1996). Sumerli Ludingirra: Geçmişe Dönük Bilimkurgu. Kaynak Yayınları. İstanbul.

Davidson, T. (2008), Greklerde Eğitim Düşüncesi. Çeviri: Ahmet Aydoğan. Say Yayınları. İstanbul.

Giroux, H. A., ve McLaren, P. (1986). Teacher education and the politics of engagement: The case for democratic schooling. Harvard Educational Review, 56(3), 213–239.

Kumaravadivelu, B. (2003). Beyond methods: Macrostrategies for language teaching. United States of America: Yale University.

Platon. (2012). Sokrates’in Savunması. Çeviri: Ari Çokona. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları. İstanbul.

Tolstoy, L. N. (2017). Yunanlı Öğretmen Sokrates. Çeviri: Firdevs Şenoğlugil. Etkin Yayınevi. Ankara.

TÜRK-İŞ. (2020). Eylül 2020 Açlık ve Yoksulluk Sınırları Açıklandı. http://www.teksif.org.tr/nisan-2015-aclik-ve-yoksulluk-siniri-1334-tl_icerik_10248-1.html Erişim: Ekim 2020

Ural, A. (2003). Öğretmenlik Paradoksu. Editör: M. D. Karslı. Öğretmenlik Mesleğine Giriş: Alternatif Yaklaşım. Ankara. Pegema Yayıncılık.

Ural, A. (2017). İnsanlığın Öğretmeni Olabilmek. BirGün Gazetesi. 25 Kasım.

VARKEY GEMS FOUNDATION. (2018). Teacher Status Index. London. https://www.varkeyfoundation.org/media/4790/gts-index-9-11-2018.pdf Erişim: Ekim 2020

23 Mart 2020 Pazartesi

Yeni Buhranımız


*Ural, Ayhan. (2020). …yeni buhranımız. Eleştirel Pedagoji Dergisi. 23 Mart. http://www.elestirelpedagoji.com/?Syf=22&Mkl=1129603&pt=Ayhan%20Ural&%E2%80%A6yeni-buhran%C4%B1m%C4%B1z

O döneme tanıklık etmemiş olsak da hepimiz yirminci yüzyılın Büyük Buhranını biliriz. Üzerinden yüz yıl geçmiş olsa da etkileri günümüze kadar gelmiştir. Bir şekilde duymuşuz, okumuşuz, dinlemişiz, hissetmişiz. Çünkü gerçekten de kendisine büyük denilmesini hak edecek etkiye sahip bir buhrandı yaşanan. Ekonomik buhran adlandırmasıyla bir alana hapsedilmeye çalışılsa da insanlık tarihinin Büyük Buhranıydı. Ta ki şimdilerde yaşanan, yaşanıyor olan ve de yaşanacak olan yeni buhrana kadarki en yıkıcı etkiye sahip olanıydı.
Ölümcül bir virüsle yaşamaya başladığımız yeni buhran, nereye evrilir, nelere yol açar, süresi ve etkisi ne kadar olur, nasıl sonuçlar doğurur şimdilik bilinmemekle birlikte çok yönlü ve yüksek bir tahrip gücüyle girdi yaşamımıza. Çok ve farklı açıklama, yorum ve senaryo üretildi yeni duruma ilişkin. İlgili virüsün biyolojik yapısı, bulaş durumu ve tedavisi, sağlık bilimleri alanındaki bilimcilerin işi. Doğrusu bu konuda da oldukça kafa karışıklığı yaratılmış durumda. Yetkin olsun olmasın isteyen herkes günümüzün gelişmiş iletişim olanakları ile istediği bilgiyi, küreselleştirilen dünyanın her noktasına istenilen biçim ve hızda ulaştırabiliyor. Öte yandan, odaklandığımız -odaklandırıldığımız- virüsün doğrudan yaşamı tehdit ediyor olması da korkuyu, kaygıyı, telaşı, şaşkınlığı hızla yayabiliyor.
Oluşan -oluşturulan- panik, hızla bütün toplum kesimlerine doğru yayılıyor. Sorun genel bir toplum sağlığı sorunu olmayı aşıp, yeni bir buhrana dönüşüyor. Başlangıçtaki şekliyle bir sağlık sorunu olmanın yanında hızla ekonomik, sosyal ve kültürel yaşamı da etkileyecek bir şekilde büyüyüp yayılıyor. Geliştirilen, önerilen ve yaşama geçirilen bireysel ve toplumsal önlemler tam da bu ortam ve koşullarda gerçekleşiyor ve kitleler istenildiği gibi yönlendirilebiliyor. Alan dışından birisi olarak, virüsün oluşum, gelişim, yayılım ve kontrol edilmesine ilişkin ahkâm kesmem doğru olmaz. Bu türden tartışmaların ilgili bilim insanlarına bırakılması gerekir. Ancak, yaşanılan salgın ile oluşturulacak yeni buhranın etkilerini de buhranların muhatabı olarak birlikte değerlendirebilmeliyiz.
Öncelikle belirtmeliyim ki insan, yaşamına doğrudan ve dolaylı olarak yönelen her tehdit karşısında kaygılanabilir, korkabilir, panikleyebilir ki normaldir bunlar. Ancak sürekli olmayacak bu başlangıç aşamasından sonra ise tehdide karşı koyar, kendisini savunur, mücadele eder, onu ortadan kaldırmaya çalışır. Olası tehditlere karşı da önlem alır. Potansiyeline uygun tepkiler üretir, taktikler geliştirir. Bunu bireysel olduğu kadar, insanlığın ortak birikimiyle de yapar. Bilim ile, bilimsel yöntem ile yapar. Anlamaya, açıklamaya, yordamaya, kontrol etmeye çalışır. Böylece bilimin işlevlerini kullanmış olur ve sorunlarını çözer. Doğuş temelli sahip olduğumuz temel yaşam becerilerimizin geliştirilip güçlendirilmesiyle koşut gelişir bütün bu özelliklerimiz. İnsanlık olarak ulaştığımız gelişim düzeyimize uygun davranışlar sergilememizi zaman zaman engelleyenlerimiz de olur. İnsan onuruna yaraşır bir yaşam sürme hakkımızı kullanamadığımız yaşamlara zorlanırız, şimdilerde olduğu gibi.
Demokratik bir toplum kurma, sevgi ve dostluk içinde kardeşçe yaşama, eşit ve adil bir bölüşüm, üretim, tüketim sistemi oluşturma, doğayla bütünleşebilmeyi, dayanışmayı, ortak güveni, toplumsallığı, toplum sağlını, barışı, özgürleşmeyi, ortak iyiliği inşa etme çabasıdır bütün insanlık tarihi. Başardığımız da olmuş, başaramadığımızda, engellendiğimizde. Yeniden başlamış mücadele, öncekilerden öğrendiklerimizin üzerine yenilerini ekleyerek, üstesinden gelmeye çalışmışız her daim, tekerrür edercesine.
Yine benzer sorunlar yaşayacağız, yaşıyoruz da. Kapitalizm kurgusuna uygun işliyor, neoliberalizm beslendiği eşitsizlik ve sömürüleri artırıyor. Gücüne güç katıyor. Yarattığı yeni krizle insanları yalnızlaştırıyor, yoksullaştırıyor, korkutuyor. Dayanışmayı, sevgiyi, devre dışı bırakıyor. Ele geçirdiği bilimi, çıkarları doğrultusunda kullanıyor. Her türlü propagandayla kitleleri kontrol ederek yeni bir yaşam biçimine zorluyor. Bütün bunlar, bir yeni buhranın nedeni olarak değerlendirilebilir. Geçen yüzyılın Büyük Buhranından daha yıkıcı olacağının emareleri görünüyor. Yine buhranlardayız, yeniden buhranlardayız.
Buhranlar, güçsüz, dışlanmış, sömürülmüş, ezilmiş, bastırılmış kitleleri etkiler, yoksulu daha da yoksullaştırır, korkutur, yok eder, onları yaratanları, kontrol edenleri ise mutlu eder. Buhranlarımızdan nemalananları biliyor ve tanıyoruz. Dolayısıyla yeni buhranımızla mücadele için daha çok sevgi, daha çok dayanışma, daha çok demokrasi, daha çok bilim, daha çok doğaya gereksinimimiz olduğunu biliyoruz. Daha çok insan olmaya, daha çok insan kalmaya.
Ölümcül virüsü kullanarak ortak direncimizi, dayanışmamızı kırmayı denedi, deniyor yeni buhranımız. Büyük Buhrandan, kapitalizmin büyük buhranından deneyimleyerek öğrendiği taktiklerden yararlandı etkisini göstermek için neoliberal yeni buhranımız. Yaşayacağız, göreceğiz, büyük bedeller ödeyeceğiz belli ki. Ancak, insanlığın ortak birikimi olarak yeniden yeni çıkış yolları üreteceğiz, umudu, iyiliği, güzelliği, esenliği, eşitliği, barışı, kardeşliği yeniden kuracağız. İnanıyorum. Zor olacak, uzun sürecek, bedeli ağır olacak ama kazanacağız.

İzminize



eşitsiz bir kurguysa ideolojiniz,
güçlünün konumuna odaklıysa düzeniniz,
sömürüye dayalıysa ilişkileriniz,
zorbalıksa, baskıysa araçlarınız,
korku salmaksa, tehditse tek bildiğiniz,
salgınsa, açlıksa, planlarınız,
savaşsa, işgalse, göçse eylemleriniz,
öldürmekse gönencinize tek dayanak,
yıkılacaksınız yıkılmalısınız,
yıkılıyorsunuz görüyoruz,
sosyal yalnızlıksa yaşattığınız,
güvencesiz yığınlarsak karşınızda,
her koşulda yabancılaştırmanıza maruz kalıyorsak,
artık yıkılıyor düzeniniz,      
gücümüzü ve dayanışmamızı yaşattığınız koşullardan üretiyoruz,
dünyayı güzelleştirmeye yetecek açılmamış gonca gülleriz,
ne ettiyseniz tüketemediğiniz,
yok edemeyeceksiniz,
yıkılacaksınız,

özel/ticari okullar -panel konuşması-

egitim akp donemi20 1

Eğitimimizin Son 15 Yılı Ve Seçeneklerimiz Sempozyumu

AKP’nin 15 yıldan beri çağdaşlıktan çıkarmaya çalıştığı eğitim öğretimimizdeki yozlaşma ve gerileşmeyi, eğitim öğretim uzmanlarının objektif olarak anlattıkları görüşlerini yansıtmaya devam ediyoruz. 
Çankaya Belediyesi, Eğitim-İş Ankara 1 ve 2 Nolu Şubeler, Tüm Öğretim Elemanları Derneği ve Ulusal Eğitim Derneğince birlikte düzenledikleri “Eğitimimizin Son 15 Yılı ve Seçeneklerimiz” konulu sempozyum (bilgi şöleni) yapıldı.
Sabahtan akşama üç bölüm halinde devam eden sempozyumun konuşmaları uzun olduğu için, ayrıca konuşmacılar,  gerileyen eğitimimiz konusunda çok önemli açıklamalarda bulunduklarından, bu konuşmaları kısaltmaya kıyamadık, biz de bu konuşmaları tüm olarak bölüm bölüm sunacağız. 
Ancak, 280 kişilik salonda ne yazık ki 85-90 kişi dinleyici olarak bulunuyordu. (Önceki yazılarda salona 500 kişilik denmişti ama aslında salon 280 kişilikmiş, düzeltiyoruz).
Bu güzel konuşmaların çok az kişiyle dört duvar arasında kalmasını istemedik, okuyucuya sunmak için emek sarf ederek yazıya döktük.
7 Eylül 2017 günü Çağdaş Sanatlar Merkezinde yapılan sempozyumda, 15 yıllık eğitimimizin gerileyen süreci üç bölümde incelendi. “Eğitimde Gerileşme” Bölümündeki dört uzman konuşmacıların görüşlerini sunmuştuk.
Sempozyumun ikinci oturumunda “Eğitim Öğretimi Özelleştirme” adı altında konuşmalar yapıldı. Prof. Dr. Tulin Oygur’ın sunuculuğunda, Dr. Ayhan Ural (Gazi Ün. Eğitim Fak. Öğr. Üyesi), Öğretmen Hüseyin Canerik, Öğretmen Gazeteci Rıza Zelyut katıldılar.
Prof. Dr. Tulin Oygur, ilk konuşmacı Dr. Ayhan Ural’ı tanıtmadan önce şunu söyledi:
“…Emperyalizme karşı savaş halindeyiz bunu böyle kabul etmek zorundayız. Burada amalar, şunlar bunlar çok önemli değil. Şimdi şu anda Türkiye Batı kampında durduğu yeri sorgular durumdadır.
egitim akp donemi19
Öğretmen Dr. Ayhan Ural,  konuşmasında “Özel Okullar” konusunu anlatırken şunları söyledi:
“-Doğrusu eğitimin özelleştirilmesi konusu, ilk başlığı hepimizi yakından ilgilendiren bir başlık ve farklı uygulamalarla da karşılaşıyoruz ve bu karşılaştığımız uygulamaların her biri derinlemesine çok tartışma gerektiren içerisinde ayrıntılı özellikler taşıyor. Mümkün olduğunca olayı özetler mahiyette anlatmaya çalışacağım. Başka alanlarda ve terlerde, ortamlarda da bu alt başlıklar üzerinde yaptığımız değerlendirmelere hep birlikte yapacağımız değerlendirmeler olanaklı olduğunu söylemek istiyorum.
Özel okul kavramı üzerinden biraz olayı öncelikle açmayı tartışmak isterim. Bizde özel okul bizde çok olumlu algı yatacak şeklinde kurgulandı ve toplumsallaştırıldı. Bundan büyük rahatsızlık duyduğumu başta belirtmek isterim, çünkü toplumun olumladığı genel bu kavram topluma, hepimize büyük bir maliyet yüklediğini ve kamusal eğitimin kamusal okulun karşısında önemli bir tehdit olduğunu da söyleyebiliriz. Dolayısıyla bu olumlu algıyı kırmak için isimlendirmenin biraz sorunlu olduğunu düşünüyorum. Özel okul yerine ticari okul terimini kullanmaya çalışacağım. Ticari okul olarak baştan beri denilseydi bu kadar, bu denli bir olumlu etki destek bulamayacaktı, düşüncesindeyim. Bunu biraz daha ayrıntılı hale getirmeye çalışacağım.
Şöyle bir ruh hali içerisindeyiz, dönemsel olarak bu dönemi biraz daha “cambaza bak” ifadesiye anlatmak isterim çünkü önümüze çok sayıda istatistik veya nicel veri konulmakta. Bu nicel veriler karşısında biz olayın arka planını, felsefesini, niteliğini tartışamaz hale geliyoruz. Yani TEOK la bizi nasıl bloke ediyor, toplumun arka planını görmeden sadece sınavın nasıl yapılacağı, hangi gün kaç parça tartışma yapılacağı öne çekiliyor, buna büyük bir kısmımız da hiç tereddüt etmeden girebiliyoruz, be bunlardan biraz daha uzak kalmamızı gerektirenlerdenim, eğer biz güç temel savımızı köklendirmezsek, veya felsefi bir derinlikle ortaya koyamazsak, özel olarak savunamazsak, karşımıza çıkan şu yansıda gördüğünüz gibi, sınavlar, projeler veya sistemi değiştirecek müdahalelerle çok oyalanmış oluruz. Tabi bunlar önemlidir ama bunların önemini daha bir üst konumda tartışmamız gerekiyor. Yani biz eğitimin bir hak olduğu olgusunu, bu noktada tartışamaz haldeyiz. Türkiye’de eğitim bir hak olmaktan maalesef bir hak olmaktan çıkmıştır, çünkü biz TEOK la uğraşıyoruz, OKAS ile yahut Fatih projesiyle veya bunun belki uluslar arası eğitim araçlarındaki PİSA sorunlarıyla uğraşıyoruz, yani bunları değerlendirmeye çalışıyoruz veya yorumlamaya çalışıyoruz, ama eğitim hakkı daha doğrusu eşitlik ilkesini kesinlikle konuşmuyoruz. Bana da ilgili yerlerden TEOK la ilgili, “ne dersiniz” diye soranlar oldu. Kesinlikle bir şey demedik, cevap verecek değerde bulmadık, bulmadığımızı söyledik. Bu hiçbir şekilde eğitimin eşitliği ile ilgili ya toplumsal topluluklar arasında eşitsizlikle ilgili hiçbir anlam içermiyor. Bunu siz isterseniz beşinci sınıfta yapın, isterseniz 15. Sınıfta yapın. Elemeyi amaçlıyorsanız, dışlamayı amaçlıyorsanız bunun bir değeri yoktur. Tabi ki bundan para kazananlar vardır. Bu sektörün içinde etkilenen falan vardır, onlar ayrı bir şey ama biz peşinden koştuğumuz o eşitlikçi eğitim anlayışımıza hiçbir katkı yapar nitelik taşımıyor, çünkü elemek veya bir şekilde eğitim hakkının dışında bırakmak gibi bir içerik arz ediyor. Bize daha çok  “cambaza baktırıp” esas yapacaklarını yaptıklarını düşünüyorum. Bundan biraz daha kaçındığımızı, kaçınmamız gerektiğini söylüyorum.
egitim akp donemi21
ÖZEL OKULLARDA GİZLİ NUMARA.
Biraz konuşacağım konu, özel okullar. Özel okulların temel işlevi, bunların nasıl oluştuğu veya bunların gerçekten arka planında neler olduğunu ifade etmeye çalışacağım. Maalesef okulu biz ikiye ayırarak görüyoruz artık. Kapitalizmin genel dayatması özel okulun olgusu artık bizde olduğu kadar dünyada da bir ayrışma noktası. Ancak özellikle bizde farklı durumlar gerçekleşti, son birkaç yıldır “ücretsiz özel okul”. Bunu çeviremiyoruz, bunu anlam yükleyecek bir şekilde çeviremiyoruz, “ücretsiz özel okul”. Veya TEOK yok, puan yok, şu yok, bu yok, para da yok, bedel de ödemiyorsunuz, özel meslek lisesi. Endüstri meslek lisesi olsun, Sağlık meslek lisesi olsun, ister kolej adıyla, böyle afişler görüyoruz; pazarlama tekniğine uygun olarak birtakım çalışmalar görüyoruz.
Aslında bunun da arkasında bir ücret olduğunu da hepimiz biliyoruz. Belki bunu hemen veliden öğrenciden almıyor ama bu bedeli nereden alıyor, doğrudan teşvik olarak veya genel bütçeden hepimizin ödediklerinden alıyor, yani devletten alıyor. Burada büyük bir kandırmaca var, bu açıdan da biraz önce söylediğim o “cambaza bak” noktasında bile bizi belli ölçüde algı yöntemiyle de oraya odaklıyorlar. Böyle bir eşitlik sağladıklarını kendi ifadelerinden açıklıyorlar.
O özel okulun altına be “ticari okul” açıklamasını koydum, birazdan açıklayacağım. Buraya nasıl geldiğimizi söylemekte yarar var. Dünya ölçeğinde, bizde de benzerlik olduğunu söylemekte yarar var.  Esasen Kapitalizm ideoloji olarak veya bir yaşam biçimi ekonomik doktrin olarak egemen olduğu zaman diliminden itibaren kamu yönetimini ve işletme yönetimi diye bildiğimiz alanları içi içe, üst üste geçirerek bizim o kamu yönetimi veya kamusallık dediğimiz kavramı da büyük ölçüde kirletti, yok etti, deformunu bozdu. Neticede biz de “yeni kamu yönetimi” diye bir kavram ortaya koydu. Hepimizin bildiği bir gelişme, daha çok belirgin olsun diye “kamu işletmeciliği” de deniyor.
Sağlık alanında bizde çok yaygın olduğu için, kamu özel işbirliği içinde veriliyor, kamu işletmeciliği veya aynı zaman da devletin de kamusal hizmetlerini ticarileştirdiğini de biliyoruz. Yani doğrudan özel sektöre vermeksizin devlet de, burada ticari bir faaliyet olarak karşımıza sunuyor, okullarda da bu oluyor, sağlık alanında da oluyor.
Bu gerçekten hareketle özellikle hizmet alanında, yani hizmetler denilen başlık altında da 1990 larda, 2000 lerde, 2010 larda uluslar arası düzeyde, birtakım anlaşmalarla bir olanak sunuldu, kapitalizm bunu gerçekleştirdi. Özellikle emperyalist yorumlarla da dile getirilebilir. Kamusal alanı York etmek, kamusal alanı piyasalaştırma. Bunun önündeki bütün engeller de kaldırıldı, neticede hizmet alanındaki tüm faaliyetlerin uluslar arası satılması alınması, transferi kısmında da bir açıklık doğdu. Bu da doğal olarak okula, eğitime yansımış oldu.
Esasen sınıflı toplum başlığı altında şöyle bir bilgiyi de size aktarayım, bilinen bir şey ama benim konuşmalarımı destekleme açısından değerli görüyorum.
Toplumsal sınıfları kabaca alt, orta üst toplumsal sınıflar diye ayırabiliriz, öyle bir gerçeklik söz konusu, her ne kadar bunların aralarındaki geçişleri ve sınırları belirlemek oldukça zor olsa da tasnif olarak böyle bir tasnif yapmakta yarar var.
Kapitalizmin başlangıç yıllarında özellikle sanayi devriminden sonra, bu gün, modern okul denilen olgunun kurulduğu veya başlatıldığı yıllardan itibaren bir okulda kamusallık söz konudur. Eğitim kamusal bir hizmet olarak sunuluyor, kapitalizm bundan büyük ölçüde yararlanıyor, çünkü kendi ideolojisinin de kendi düşünsel arka planında toplumsallaştırma açısından böyle bir güçten yararlanıyor.
Bu gün geldiğimiz noktada yüz, yüz elli yıl sonrasında bunun başarıldığını da üzülerek görmüş veya gördüğümüzü de belirtmek isterim. Ancak kamusal okulun bu başlangıç yıllarında özellikle 1950 lilere, 1960 lara kadar olan süreçlerde, sanayi devriminden sonra sosyal devlet kavramıyla da ilişkili olarak bir kamusal okul yaratıldı. Bu kapitalizmin içinde oluşan bir kavramdır. Gerçekten eşitsizlik açısından toplum açısından böyle bir kavramı tamamlamamıza gerek de kalmayacağı için bu vurguyu yaptım. Kamusal okul, kapitalizmin içerisinde oluşan bir okul. Her şeye rağmen eşitlikçi niteliği öne çıkardığımız bilimsel, laik, demokratik, parasız özgürlükçü bir nitelik taşıması için çaba gösterdiğimiz bir süreç var. Yani gösterilmiş tarihsel anlamda.
Biz üst toplumsal sınıfın orta ve alt toplumsal sınıfın bireylerinin kamusal eğitime yöneldiğini görüyoruz. Gerçi alt toplumsal sınıf geniş bir tabana yayılmasına rağmen, kamusal eğitime gidenlerin de oranı çok yüksek olmayabiliyor, yani herkes erişemeyebiliyor veya belli dönemlerde herkesin böyle bir okula ulaşma şansı-fırsat olmamış olabiliyor.
Bundan hareketle uluslar arası düzeyde insan hakları, çocuk haklarına dair sözleşme Avrupa İnsan Hakları yine ayrıca çok önem verdiğim benim bu çalışmalarımda referans olarak çok temele koyduğum bir antlaşma-uluslar arası sözleşme var ki eğitimde ayırımcılığa karşı bir uluslar arası sözleşme. Bu sözleşmede eğitim hakkı tescil etmekle beraber, yani ona bağlı kalınmakla beraber, düşük düzeyli bir eğitim de verilmemesini, düşük düzede derken farklılıklarda yani bizdeki fen lisesi, Anadolu lisesi, meslek lisesi, temel lise, genel lise gibi ayırımlara kesinlikle kabul edilmemesi gerektiğini sağlayan ve benim de büyük ölçüde katıldığım bir genel görüş, bu görüşe dayalı olarak bunları varlığı aslında, biraz önce söylemeye çalıştığım genel durumu büyük ölçüde destekledi. Yani eğitimin kamusal bir hizmet olması noktasında bizi güçlendirdi. Ne var ki, Neorberalizm veya küreselleşmeyle beraber 50 ler 60 lar 70 lerden sonra ülkemizde de 80 sonrasında büyük ölçüde bir çözülme oldu. Yani kamusal eğitimin kısmen özelleştirme, özel okullar büyük ölçüde yasal alt yapılarını kurarak girmeye çalıştı. Buradan hareketle biz kamusal eğitimin büyük ölçüde kusurlu halini de görmeye başladık. Kusurlu kamusal eğitim diyorum. Kusurlu kamusal eğitim, o kamusal eğitimin eşitlikli niteliğini özelliklerini böldü, parçaladı, ayırımcı, seçkinci, eleyici, dışlayıcı, dinsel eğilimli, paralı, baskıcı, anti demokratik bir takım nitelikler taşımaya başladı.
Bu değişim doğal olarak toplumun ekonomik anlamda gücü yetenleri kamusal eğitimin dışına doğru yönlendirdi. Yani özel okul, ticari okul Amerika uygulamasındaki Cartırtur dedikleri uygulamalar doğmaya başladı, kupun sistemi falan, yani devlet okullarının dışında arayışlar başladı. Bizde de böyle bir yönelim, işte bu güm gördüğümüz o özel okullardaki çoğalmayı da beraberinde getirdi. Çünkü sizin beklediğiniz o bilimsel, laik demokratik nitelikleri kamusal okullardaki bu nitelikler artık yok ve çoğumuz buradan kendi açımızdan çözüm üretmeye çalışıyoruz. Bunu da son dönemde biliyoruz.
egitim akp donemi22
Türkiye’deki dönüşümü de şöyle özetleyebiliriz, daha önceki konuşmacı arkadaşlarımızın vurguladığı 4+4+4, bunun yanında imam hatip ortaokulu lisesi, meslek lisesi, açık diye ifade edilen aslında pedagojik hiçbir anlamı olmayan, ama ülkemizde çok yerleşik ve kütleselleşmeye başlayan ortaokul lisesi, ilkokulu hepimizi büyük ölçüde kamusal eğitimin dışına doğru iten araçlar oldu.
Buradan hareketle şöyle bir olguyla da karşı karşıyayız. Bu pratikte göstermeye çalıştım. Artık üst toplumsal sınıf kamusal okula hiçbir şekilde gelmek istemiyor, yani gelmez, bütünüyle kamusal okulun dışındaki seçeneğe yöneldi, ticari okula. Orta sınıfta biraz önce söylediğimiz temel arayışına isteğine uygun olmayan kamusal alandan kaçıp olanağı olanlar doğrudan ticari okula doğru yöneldi. Bunların içinde istemeye istemeye tabirini de kullanacağım, demeden de yönelenler olduğunu zaten hepimiz biliyoruz, kendi çevremizden de biliyoruz.
Ama alt toplumsal kesimden büyük bir kitle, tamamına yakını nereye mahkûm oldu? Bu kusurlu kamusal eğitime mahkûm oldu. Bunun sosyolojik bir karşılığı var. Çünkü şunu da biliyoruz, okul veya eğitim ideolojik bir olaydır, yani iktidarın destekçisini üretecek, iktidarı yeniden üretecek, o mekanizmayı destekleyecek bir kitleye sürekli olarak kendi beklentisine uygun bir program veya bir yapılandırılmış eğitim süreci karşımıza çıkıyor. Bunu çok önemsiyorum buradan hareketle de biz kamusal eğitim, ticari eğitim daha doğrusu, ticari okul ayırımını net olarak yapabiliriz.
Şunu biliyoruz ki, kamusal okul burada çok yalın olsun, diye bu fotoğrafı kullanıyorum, yani meramımızı daha iyi anlatsın diye. Eşitlikçi bir nitelik taşıyor. Bunun hepimiz tarafından rahatlıkla görüldüğünü, bilindiğini ben de biliyorum, çok detaylandırmayacağım ama bilimsel olması için, laik olması için, demokratik ve parasız olması için hep beraber çaba gösterip buraya tekrar dönüşü sağlayabiliriz. Ama öbür taraftan şunu da biliyoruz ki, ticari okulda artık o eşitlikçi, bilimsel, laik eğitim anlayışında göremiyoruz. Burada bir yatırım aracı olarak görünüyor. Okul veya eğitim bir yatırım, işletme, ticarethane, dükkân, şirket, hatta karhane olarak da ifade edilebiliyor. Bunu açık olarak yazmaya söylemeye çalışıyoruz ki, daha çok anlaşılsın veya anlaşılsın derken destek bulabilelim, çünkü şunu da rahatlıkla söyleyebiliriz, ticari okulların dönem sonu değerlendirilmesi bizim devlet okullarında olduğu gibi pedagojik yapılmaz. Nasıl yapılır? Bilanço esasına göre yapılır. Yani kar zarar cetvelleri üzerine yapılır. Bunun gerçekliğine topluma belli ölçüde açıklayabilirsek, oranın bir dükkân olduğunu orada aslında toplumsal bir gereksinimi karşılayacak faaliyetler değil, daha çok ticari faaliyetlerin döndüğü alan olduğunu ifade edebiliriz. Bu burası ayırımcıdır, eleyicidir şurada biraz daha söyleyip bitirmek isterim, çünkü zamanımızı etkili kullanmak açısından da ticari okul devletin de olduğunu düşünüyoruz, devlet de ticari okul açıyor artık.
Hatta geçen yıl üzülerek öğrenmiştim, onları bir taradım, sadece Ankara da değil, Türkiye’nin değişik yerlerinde, devlet okulunun içinde özel sınıflar açılıyormuş. Yani özel sınıf derken bazen bu özel sınıflar değil ticari sınıflar açılıyor. Hatta devlet okulundan alıp devlet okuluna getiren
 Ailelere indirim yapılıyor, yani örneğin beş bin liraysa özel sınıftaki devlet okulundan alıp özel okula getirene indirim yapılıyor. Örneğin o okuldaki ücret beş bin lira ise, Yani her getirdiğiniz öğrenci için size “size dört bin lira olur” , tersine döndürme söz konusu toplum içerisinde yapılıyor. Bu öğretmenlerin beni çok üzen tarafı da bu idi. İzleyicilerin gözü önünde yapılyor. Veliler şöyle meşrulaştırılıyor. Diyelim ki A şubesi paralı, veli benim ailem çevremdeki insanlar şöyle bakıyor. Çok basit bir mantıkla buraya para veren giriyor. Bizim de paramız yok, dolayısıyla bizim sınıflar öbür sınıfa gidiyor. Bunu normalleştiriyor, yani parayı veren geldiği için burası paralı, parasını verenlerin girdiği sınıf; böyle sınıflar Altındağ’da sınıflara giren öğretmen arkadaşlarımızdan duyduğum bir şeydi sonra baktım, yani yaygın olarak kullanılan bir şey. Hatta bakanlık bunu “proje sınıfı” diye duyduk.proje sınıfı” diye resmi olarak destekliyor, gerçekte adını tam olarak palı demiyor ama 4. Sınıftan 5. Sınıfa geçtiği dönemde İngilizce okutacağız” diye yani sağcı olarak biraz para, alıyor, şeyden proje sunumu adı altında veriyor. Özel mülkiyet, hukuken bir işletme olduğunu söyledik. Yine yararlananların vatandaş olmadığını müşteri olduğunu biliyoruz. Oradaki ilişki üretici, tüketici ilişkisidir. Yani müşteri ilişkisidir. Ayrımcıdır, sadece satın alma gücüyle gücüne sahip olanlar orada o hizmeti satın alabiliyor.
Yine bilanço hesabına dayanır, dedik. Bileği egemen ideolojinin yani, Neoliberalizmin methettiği piyasanın gereksinimine uygun olarak hazırlar. Karışıktır oradaki bütün maliyetler yarışmacı eğitim anlayışının ortaya koymuş olduğu temel yaklaşımlarla örülü. Sürekli elemeye dayalı, yani iyi olanların “yukarıya doğru tırmandırıldığı bir alan olduğunu söyleyebiliriz. Bireyi yabancılaştırır ve yalnızlaştırır bu son derece gözlemleyeceğimi bir durum. Etrafındaki üniversite öğrencilerimiz veya lise öğrencilerimizde de büyük bir yabancılaşma olduğu yönünde de bilimsel çalışmalar var. Bu da eğitim sistemimizin ürettiği bir sonuç olarak karşımıza çıkıyor. Çalışanların iş gören olduğunu biliyoruz, bu ticari okullarda. Gerçi devlet okullarında da sömürülüyoruz ama oradaki sıfatımız en az içselleştirildiğimiz sıfat, biz eğitimci olarak bulunuyoruz, öğretmen olarak bulunuyoruz, “iş gören” dedirtmez hiçbir öğretmen kendisine. Ama nerede ticari okulda doğal olarak öyledir.
Sözleşmeyi öyle yapıyorsunuz. Bunun ötesinde “öğrencileri birbirine rakip yapar” diye. Nerede açılacağını ticaret okulun nerede açılacağına katılımcı şöyle bir çalışmayla karar verir. Her yerde açmaz, yani kırsalda veya yoksul bölgede açmaz. Nerde açar bunu? Yapılabilirlik testine yani fizibilite sonuçlarına göre, işletmecilik terimi olarak söylüyorum, en elverişli yerdir. Doğal olarak, piyasanın talebi olduğu yerlerde yapar ama biz devlet okullarını eğitim hakkı bağlamına göre toplumun her kesimini kapsayacak yerlerde açmak zorundayız. Köydekini de belki, yani kasabadakinde gecekondu akide hepsinde bütünüyle herkesi kapsayacak şekilde.
Sonuç olarak şöyle bir toparlama yapayım, yani bu gerçeklerden hareketle biz kamusal eğitime aslında KAMUSAL EĞİTİME SAVUNMAK DURUMUNDAYIZ. Gerçekte şöyle bir şeyle karşılaşıyorum. Kamusal eğitime savunan çok sayıda büyük bir kitle var. Geniş bir kitle var. Ancak bunun içini net doldurmadığımız için aynı zamanda politik kanallara yeterince baskı yapmadığımız için kamusal eğitime programına alan parti yok. KAMUSAL EĞİTİMİ SONUNA KADAR SAVUNAN SENDİKA YOK. Yani tamamen kamusal eğitimi savunup ticari okulun karşısında duran, burada sendikacı arkadaşlar var, hepimiz bunları da biliyoruz ama bunu programın içerisine net bir şekilde koyamıyoruz.
Aynı şekilde bilim insanları açısından da kamusal eğitimi yeterince savunabilecek çalışmalar yapmıyoruz. Bir dağınıklığımız var. Gönlümüzden geçiyor, sözünü de ediyoruz. Kamusal eğitimi, kamusal okulu kuralım istiyoruz ama nasıl kuracağımızı bir araya gelip bunun bilimsel, felsefi, hukuki, siyasal boyutları olduğunu biliyoruz. Bundan önceki çalışmalarımızda biraz ayrıntılı bilgi vermiştik. Ancak hepimizin böyle bir ihtiyacı, bu ihtiyacı karşılayabilecek gücü olduğuna inanıyorum ki bu tür çalışmaların da aslında kamusal eğitimi savunması açısından çok değerli olduğunu, bunu düzenleyen arkadaşlarımızın, katılımcılara teşekkür ediyorum”.
Cevat KULAKSIZ – 17 Ekim 2017
ckulaksizster@gmail.com
http://www.dunya48.com/cevat-kulaksiz/30520-cevat-kulaksiz-egitimimizin-son-18-yili-ve-seceneklerimiz-sempozyumu-5

11 Ocak 2020 Cumartesi

İnsanlığın Öğretmeni Olabilmek

*Ural, A. (2017). İnsanlığın Öğretmeni Olabilmek. BirGün Gazetesi. 25 Kasım.

Öğretmen yetiştirme programlarının genel hedefi, öğretmen adayı öğrencilere öğretmenlik mesleği genel alan yeterlikleri ile öğretmenlik mesleği özel alan yeterliklerini kazandırabilmektir. Bu yeterliklerin belirlenmesinde başat araç eğitim felsefesidir. Dolayısıyla klasik, analitik ve eleştirel eğitim felsefelerine göre yetiştirilecek öğretmenlerin yeterlikleri de farklı olacaktır. 

Bu yazıda eğitimi bir özgürleşme pratiği olarak kabul eden eleştirel eğitim felsefesinin öğretmeni olarak betimlenen insanlığın öğretmenin insanlığa vereceği evrensel bir söz ile öğretmenlik mesleği genel alan yeterliklerinin bazıları verilmiştir.
İnsanlığın öğretmeninin yemini; …her koşulda, çocuğun üstün yararını gözeteceğime, iyi eğitimin olanaksız olduğu koşullarda öğretmeyeceğime, herhangi bir kişi veya grubun işime müdahalesini reddedeceğime, çocuk gönencini yükseltmek için çalışacağıma söz veririm.

Bu yemin metinindeki her bir yeterlik, öğretmen yetiştirme programlarının odağında yer almalıdır. Ayrıca öğretmenlik mesleğine ilişkin yeterlikler, bilimsel, laik, demokratik, özgürlükçü, eşitlikçi, yarışmacı eğitim karşıtı, ayrımcılık karşıtı değerleri kapsayıcı olmalıdır.

Türkiye’de öğretmen yetiştirme konusu üzerinde konuşurken öncelikle öğretmenlik mesleğine ilişkin oluşan -oluşturulan- algıyı tartışmaya açmak gerekir. 

Neoliberal politikalarla hızla piyasalaştırılan eğitimin kamusal niteliği yok edilerek öğretmenliğin meslek mi, uğraş mı, iş mi olduğu konusunda da bir statü karmaşası yaratılmıştır. Meslekleşme sürecinin iş, uğraş ve meslek şeklindeki evrimi dikkate alınırsa bu uygulamayla öğretmenliğin başlangıç aşamasına döndürüldüğü söylenebilir. Böyle bir anlayış ile yetiştirilen öğretmenlerin, değişimci, dönüşümcü, toplumcu, aydınlanmacı, devrimci nitelikler taşıması olanıksızlaşmış ve azaltılarak sınırlandırılmış eylem ve davranışları yönergelerle kontrol altına alınan öğretmenlere -teknisyen öğretmen- dönüştürülmüştür. 

Öğretme özgürlüğü ortadan kaldırılmış bu öğretmen modeliyle neolibarilizmin kuşatması altındaki eşitlikçi kamusal eğitim kusurlu -ayıplı- hizmet üretir hale getirilmiştir. Toplumda oluşturulan bu kusurlu kamusal eğitim algısıyla da eğitimin özelleştirilmesine uygun bir toplumsal iklim oluşturulmuştur. Eşitsiz, ayrımcı, dışlayıcı, yarışmacı, seçkinci ve insan haklarına aykırı bir eğitim anlayışını sürdürmekte hiçbir tereddüt göstermeyecek bu yeni öğretmen yetiştirme -yetiştirmeme- politikası karşısında hızla eleştirel eğitim felsefesinin eleştiri ve önerilerine uygun olarak yeniden yapılandırılmalıdır.

Veteriner hekim yetiştirme programlarında hayvan gönenci dersinin yer aldığı bir ülkenin eğitim politikası üreticilerinin, öğretmen yetiştirme programlarında, çocuk gönenci, çocuk hakları, eğitim etiği, eğitim hakkı, antropoloji, çocukluk felsefesi, sosyal psikoloji ve kültürel psikoloji gibi derslere yer verilmeyişinin nedenlerini açıklayabilmelidir.

Yetiştirilecek öğretmenin, devletin -iktidarın- ve ailenin öğretmeni olmayıp çocuğun –öğrencinin- öğretmeni olabilecek niteliklerde yetiştirilmesi gerekmektedir. Bu öğretmenin, eğitimin -okulun- politik bir araç olduğunu, bir denetim aracı olarak kullanıldığını, bir ideolojik aygıt olduğunu, iktidarın fahişesi olabileceğini, eğiten ile eğitilen arasında bir hiyerarşi yarattığını, merak duygusunu ve diyalektik düşünceyi yok ettiğini, aylaklığı engellediğini, duygusal örselenmeler yarattığını da bilen ve bireyi -öğrenciyi- bütün bu olumsuzluklardan koruyabilecek nitelikte yetiştirilmesi gerekmektedir. 

Böylece öğrencinin özgürlük ve özgünlüğünü destekleyecek nitelikteki öğretmenlerin yetiştirilmesinde önemli bir adım atılmış olacaktır.

9 Ocak 2020 Perşembe

Kedinin Kutudaki Hali ve Kutudaki Koyunun Sahibi

*Ural, Ayhan.(2012). Kedinin Kutudaki Hali ve Kutudaki Koyunun Sahibi. Birgün Gazetesi. 12 Aralık. 
http://www.birgun.net/sunday_index.php?news_code=1355044595&year=2012&month=12&day=09


Türkiye üniversiteleri özellikle 1980’li yıllarla birlikte bir yasal düzenlemenin -YÖK- etkisinde kalarak evrensel üniversitenin amaç, yapı, süreç ve ikliminden hızla uzaklaşmıştır. Üniversite -akademi dünyası- bütün ilgi ve enerjisini ilgili yasaya ve onun her yeniden yapılandırılma girişimine yönelterek temel işlevini terk etmiştir. İlk çıkarıldığı haline ve geçirdiği bütün değişiklikleriyle ilgili yasaya yapılan bütün eleştiriler, üniversitenin özgürlük ve özerkliğini ortadan kaldırdığı noktasında birleşmektedir. 

1981 yılında çıkarılan yasanın ilk haline de bugüne kadar yapılan periyodik değişikliklerle ulaşılan son haline de aynı temel eleştiri yöneltilmektedir. Bu genel karşı çıkışın bir sonucu olarak üniversitenin özgürlüğünü ve özerkliğini yok eden ilgili yasanın kaldırılması -yeniden düzenlenmesi- 1980’li yıllardan sonra seçime giren bütün partilerin seçim bildirgesinde yer almasına rağmen hiçbir hükümet seçim öncesi beyanına uygun davranmamıştır. Bütün hükümetler, özgürlük ve özerkliğinden yoksun bırakılan üniversiteyi bir ideolojik aygıt olarak kullanma eğilimi göstermişlerdi. Kısıtlı bir kitlenin direnişinin dışındaki toplum kesimlerince kanıksanan bu kullanım, bugün itibarıyla Türkiye’de üniversitenin özgürlük ve özerklik sorununu toplumsal, kültürel ve etik bir soruna dönüşmüştür. 

Son dönemlerde ilgili yasayı yeniden yapılandırmak isteyenlerin -politikacı, bürokrat, bilimci, yatırımcı vb.- büyük bir kısmı, tartışmalı olan bu yasanın egemen olduğu zaman diliminde -31 yıllık süre- özgürlük ve özerkliğinden yoksun bir üniversite ikliminde yetişmişlerdir. Dolayısıyla öğrencilik ve çalışma yaşamları boyunca üniversite özgürlüğünü ve özerkliğini deneyimlememiş olanların, üniversitenin evrensel, kuramsal ve tarihsel niteliğini savunmalarını beklemek iyimserlikten öteye geçmeyecek boşuna bir beklenti olacaktır. Diğer yandan bu büyük kitlenin içinden üniversite kavramını anlamaya ve savunmaya kalkanlar olduğunda da onlara yöneltilen en masum eleştiriyse, romantik bilimci oldukları yönündedir. Bu kitlenin, başlangıçtan bugüne kadar ilgili yasaya ilişkin yaptıkları değişiklik önerilerinin tamamı, yeterince anlayamadıkları üniversitenin özgürlük ve özerkliğinin dışındaki konularla ilgilidir. 

NEO-LİBERALİZMİ 'KAVRAMAK' 
Açık ve örtülü bir şekilde daha çok üniversitenin toplumsal sahipliğini ele geçirme düşüncesine dayandırılan değişiklikler, aşama aşama amacına da ulaşmaktadır. Son dönemde -2012- tartışmaya açılan ve başlangıçtan beri yapılan eleştirileri haklı çıkaran bir anlayış ve ciddiyetle hazırlanan metin de öncekiler gibi üniversiteyi küresel neoliberalizmin kavrayışına uygun olarak toplumsal sahipliğinden kopararak piyasalaştırılmasına katkı sağlayacak bir gündem oluşturmak amacı taşımaktadır.

ANKARA YÖK'ÜNE BAK! 
Açık bir sahibi olmayan, bütünüyle kamusal bir üniversite olgusunu ortadan kaldırma anlayışıyla hazırlanmaya çalışılan ilgili metin örtülü olarak, içerdiği önermeleriyle mevcut yasaya olan direnişi tamamen ortadan kaldırmayı ve iktidar ile bilim arasındaki tarihsel mücadeleyi iktidar lehine çevirmeyi amaçlamaktadır. İlgili metinde gizlenerek görünmesi önlenmeye çalışılan derin düşüncenin üzerinde açık bir şekilde görünen mesaj ise Avrupa Birliğinin üniversite algısını sembolize eden Brüksel’in YÖK’üne koşut bir yeni Ankara YÖK’ünün oluşturulmasıdır. Bunu mevcut YÖK’ün adını TYÖK olarak değiştirmeyle sağlanacağını açıklamaya kalkmak ise başlı başına bir düzey sorunudur. Üzerinde akademik bir tartışma yapılamayacak kadar sığ bir anlayışla üretilen metin, bütün ayrıntılarıyla meşgul olunmadan yalnızca dayattığı ilkeler bağlamında kısa bir değerlendirmeyle reddedilmesi gereken bir nitelik göstermektedir. 

Üniversiteyi amaç, yapı, süreç ve iklim boyutlarıyla çeşitlendirmeyi amaçlayan önerilerin dayandırıldığı çeşitlilik ilkesinin, üniversitelerdeki mevcut eşitsizlikleri derinleştirerek üniversiteler arasındaki nitelik farkını kabul edilebilir farklılıklarının dışına çıkartacağı kolayca anlaşılabilir. Türkiye’de son yıllarda sosyal devlet anlayışının hızla terkedilmesine koşut olarak kamu yönetimi anlayışı da yeni kamu yönetimi anlayışına -kamu işletmeciliği- evrilmiştir. Bunun bir sonucu olarak kamu yönetimi alanındaki değişim çalışmalarında işletme yönetimi alanına ilişkin kavramların kullanılmasında hiçbir sakınca görülmemiştir. İlgili metindeki hesap verilebilirlik ilkesiyle de üniversite eylemleri işletmecilik faaliyeti olarak kabul edilmiş ve bunun sonucu olarak üniversite kavramı evrensel bağlamından koparılmıştır.

ÜNİVERSİTE ÖZERKLİĞİ AMA NASIL? 
Üniversitenin temel bileşenlerinden biri olan bilimcilerin, günümüzde üniversite çalışanı olarak adlandırılması ise önemli bir kavram yanılgısına yol açmıştır. Bu kavram yanılgısıyla bilimci ve bilimsel üretim sürecinin anlaşılması engellenmiştir. İlgili metin bu ve benzeri konularda birçok yanılsamayı içermektedir. Örneğin ilgili metinde üniversiteye ilişkin bir başka yaşamsal konu olan üniversitenin özerkliği konusundaki önermeler, özerklik kavramının basit bir sözlükteki anlamıyla dahi çelişmektedir. 

Üniversitenin yönetim ve denetimini üniversite dışındaki güç odaklarıyla paylaşmak ve bu güç odaklarına devretmek, özerklik kavramını tamamen ortadan kaldıracaktır. Özerklik kavramını az, orta ve çok şeklinde sıfatlarla derecelendirilemez. Özerklik ya vardır ya da yoktur. İlgili metinde, iktidar ve sermayenin uzlaştırılarak üniversitenin yönetimi, üniversite bileşenlerinin elinden alınmasına yönelik önerilere yer verilmiştir. Ayrıca bu model üniversitenin özerkliği başlığıyla sunulmuş olması ise metnin alanyazınla ilişkisini açık bir şekilde ortaya koymaktadır. 

Akademik özgürlük ve özerklik konusunda basit bir taramayla ulaşılabilecek kuramsal çalışmalar ile uluslararası sözleşme metinlerinden konuya ilişkin yeterli bilgi sağlayabilme olanağı varken böyle bir yol izlenmemiş olması ise ilgili metnin tamamına yansıyan ayrı bir tartışma konusudur.

Bir CEO ne düşünür? 
Bir bilimci olarak ilgili metinde önerilen üniversitenin CEO’suyla kendini hâlâ bilimci sanan bir üniversite çalışanının aşağıdaki iletişimi düşünmekteyim.
CEO: Performansını değerlendiriyorum, bu yıl ne yaptın, ne ürettin?
Kendini hâlâ bilimci sanan bir üniversite çalışanı: Sevgili CEO’m, bu yıl kutudaki Schrödinger’in kedisinin durumuyla Küçük Prens’in kutudaki koyununa olan sevgisini düşündüm ve hâlâ da düşünmekteyim.
CEO:
Ne düşünmektedir CEO? diye düşünmekteyim.
Lütfen birlikte düşünelim. 

içindeki üniversite

 URAL, A. (2009). “...içindeki üniversite”. Eleştirel Pedagoji. Sayı:1. Ankara.  …içindeki üniversite  …amaç Üniversite kavramını çözümlemek...