23 Kasım 2019 Cumartesi
31 Mayıs 2018 Perşembe
düşünmenin hesabı
Ural, A. (2012). Düşünmenin Hesabı. Cumhuriyet Bilim ve Teknoloji Dergisi. Sayı:1335. Sayfa:18.
Düşünmenin Hesabı
Kamuoyuyla paylaşılan yeni bir yükseköğretim yasasana doğru adlı metinden anlaşılacağı
üzere YÖK, üniversitelerde yeniden yapılanmaya olan gereksinim vurgusunu öne çıkararak
bu gereksinmeyi de üniversite sayısındaki artış ile kontenjan artışlarına dayandırmaktadır. Bu
gerekçeyle üniversitenin fiziksel ortam ve koşulları ile öğretim üyesi sayılarının artırılması
gündeme gelebilecekken örtülü olarak üniversite evrensel amaçlarından uzaklaştıracak
işlevsel ve yapısal bir dönüşüm tartışmasının içine çekilmek istenmektedir.
TÜBİTAK ve
TÜBA örnekleri bütün çıplaklığıyla gözler önündeyken üniversiteyi özgürleştirme ve
özerkleştirme iddiasıyla bilimi iktidarın emrine geçirecek bu öneriyi bir acıklıgüldürü olarak
nitelendirebiliriz. Bu yazıda ilgili metninde önerilen bütün konulara yanıt verilmeden -
yanıtlanmayacak ifadeler mevcut-üniversiteye ilişkin yaşamsal niteliklerin hatırlatılmasıyla
yetinilecektir.
En genel anlamıyla üniversite bilimin anlama, açıklama, yordama ve kontrol işlevlerinin
gerçekleştirildiği yer, bilim yapılan -üretilen- ortamdır. Bu yargıdaki etken yapı -yapmaedilgenleştirilemez.
Edilgenleştirilmesi halinde, …bilim yaptırılan yerdir şeklini alır ki -
istenilen de tam olarak budur- bu ifade hiçbir zaman bir üniversite tanımlaması için
kullanılamaz. Tartışmaya açılan metin, baştan sona üniversiteyi edilgenleştiren ifade ve
betimlemelerle doludur.
Üniversite; bilimin
üniversiteyi ve dolayısıyla üniversite yönetimini kamusal alanın dışına çıkarma arayışının bir
sonucu olarak üniversite, işletme yönetimi alanyazınında yer alan kavram ve terimlerle
yeniden yapılandırılmak istenmektedir. Kârlılık, verimlilik, başarım -performans-,
profesyonelleşme, esnek çalışma, hesap verilebilirlik gibi ifadelerin, yeniden yapılandırılmak
istenen üniversite için önerilmesi, neoliberal politikaların yeni kamu yönetimi -yeni kamu
işletmeciliği- adıyla kamu yönetimi alanına sokulmasının bir sonucudur. Bu kavram ve
terimlerle ifade edilen üniversite -artık üniversite denilemez- şirketleştirilerek
ticarileştirilmiştir.
Üniversitenin piyasayla ilişkilendirilmesi ve bunun sonucu olarak
özelleştirilmesi bilimin temel işlevlerine -anlama, açıklama, yordama ve kontrol- aykırı bir
durum yaratacaktır -toplumsal sahipliğinden yoksun bir örgütün bilimsel bilgi üretmesi ve onu
paylaşması, beklenen bir ticari faaliyet olmayacaktır-.
Üniversite -bilim- bir güçtür ve bu gücü ele geçirmek isteyenler her zaman var olmuştur ve
var olacaktır. Mücadele, üniversiteye sahip olmak isteyenler karşısında üniversite bizimdir
yaklaşımı yerine üniversite hepimizindir anlayışıyla karşı koymayı gerektirmektedir.
Buradaki hepimiz ifadesi bütün insanlığı kapsayan bir ifadedir ve bu ifade üniversiteyi
tanımlarken kullanılan ortak sahiplik kavramıyla da örtüşen bir anlam içermektedir.
Evrensel
ve bütün insanlığın üniversitesini; bireysel, şirketsel -ticari-, sınıfsal, yerel, bölgesel,
ideolojik, dinsel, cinsel ve benzeri şekilde tanımlanan alanların içine hapsetmek mümkün
değildir. Toplumsal sahipliğin dışına çıkarılan yapılar, ilgili metinde de önerildiği gibi bir
konsey -öyle bir konsey ki herkesin içerisinde ben neden yer almıyorum veya ben de girmek
isterim diyebileceği bir yapı- aracılığıyla yönetilecek ve demokratik olduğu iddia edilecektir.
Bunun karşısındaki en büyük gücümüz, bilimin oylanmayacağını biliyor olmamızdır. Ayrıca
etik anlayışımız gereği, düşünmenin hesap verilebilirliğini, bilimcinin rekabet etmesini -niçin,
kimle, nasıl …- ve bilimci başarımının ne anlama geldiğini ve nasıl ölçülebileceğini bilmiyor
ve anlayamıyor olduğumuzu da belirtmeliyiz.
Üniversite doğası gereği evrenseldir ve ilgili metinde yer verildiği şekliyle üniversiteyi
uluslarasılaştırma söylemi oldukça anlamsızdır. Üniversite -bilim- için bir eylem yapılması
düşünülüyorsa -ki gereklidir- ivedi olarak üniversitenin önündeki özgürlük ve özerklik
engellerinin kaldırılması gerekir.
Yıllar önce bireysel bir betimleme yapmak amacıyla yazmış olduğum izmim başlıklı metni,
başlığını değiştirerek üniversiteye yönelik yapılan bütün saldırılar karşısında bir direniş
bildirgesi olarak paylaşmak istiyorum.
bilimcinin direniş dildirgesi
…bana -benimle ilgili olana- sahip olamayacağınız bir özgürlük,
…beni -benimle ilgili olanı- satın alamayacağınız bir mülkiyet hakkı,
…beni -benimle ilgili olanı- sermaye olarak hesaplayamayacağınız bir girişim hakkı
savunucusuyum.
…bütün bunlar nasıl mı olacak?
bunun için de şüphesiz kafa yorulacak.
ancak, her zamanki gibi ben olamayacağım kafayı yoracak.
…gerekirse tarafınızdan,
kafa aranacak!
…dilerim bu da yanlış anlaşılıp,
satın alınacak kafa aranmayacak…
…ortak onurumuz o kafayı,
satın alabilecek
gücünüz -paranız- olmayacak…
…hiçbir zaman.
1 Kasım 2013 Cuma
Bilim ve Sanatın Göçü*
*URAL, Ayhan. (2012). Bilim ve Sanatın Göçü. Cumhuriyet Bilim
ve Teknoloji Dergisi. Sayı:1294l:18.
Varlıkları kimi rahatsız edebilir ki? Çoğaltılarak yaygınlaştırılmalarından
mutluluk duyarız. Biliriz ki; yüzyıllar öncesinden bilim ve sanat takdir
edilmediği yerden göç eder demiştir, heykeline; hekim, bilgin, filozof, şair
yazdığımız büyük İbn-i Sina. Küçük gibi görünen ancak önemli olduğunu
düşündüğümüz bir itiraz kaydı düşeriz yine de bilim ve sanat merkezlerinin
açılmasına.
Sorun, bilim ve sanat merkezi açılmasından rahatsızlık duymak değildir
elbette. Bilim ve sanat merkezini okul olarak gören anlayışadır itirazımız.
Kaygılandırır bizleri, okulların -örgün eğitim örgütlerinin- bilim ve sanatsız
bırakılması. Biliriz ki her toplumda okullardır bilim ve sanatın üretildiği,
öğrenilip öğretildiği ortamlar. Bilimi ve sanatı okuldan çıkarmak, okulu
bireysel ve toplumsal dönüşümün merkezi olmaktan çıkarmaktır aynı zamanda. Son
derece de tehlikeli bir eylemdir bu uygulama.
Bilim ve sanat merkezi adıyla yeni bir yapılanmaya gidilerek okullardaki
bazı öğrencileri bu merkezlerde destekleyen etkinliklerle buluşturmak, apaçık
bir ayrımcılıktır. Bilim sanat merkezlerini, özel öğretim kurumlarına ilişkin
yasal düzenlemelerin kapsamında açmış olmak, kaynaştırma olarak bilinen ve
yaygın kabul gören bir uygulamayı da reddetmek şeklinde yorumlanabilir.
Bu merkezlerde gerçekleştirilen etkinliklerin tamamı okul ortamında
yapılabilecek -yapılan- etkinliklerden oluşmaktadır. Okulun öğretim programı ve
sosyo-kültürel faaliyetleri bilim ve sanat etkinliklerinden oluşturularak, öğrencilerin
tamamına eşitlikçi bir anlayışla sunulur. Okul, öğrencilerin bireysel
farklılıklarını ve ilgilerini destekleyerek, birlikte yaşamanın coşkusunu
bugünden yarına taşır. Geleceğin farklı mesleklerini gerçekleştirecek bireyler,
genel okul ortamında aynı derslik ve masalarda bilim ve sanatın evrenselliğine
tutunarak karşılıklı desteklenirler.
Özellikle temel eğitimin amaçları incelenirse bireyin kendini
gerçekleştirmesi ve uyumuna ilişkin oldukça ayrıntılı hedeflerin yer aldığı
açık bir şekilde görülebilir. Temel eğitimde, bireyin gelişimini bütüncül
olarak destekleyen programlarla, bireysel farklılıklara duyarlı bir öğretim
süreci planlanır ve uygulamaya konulur. Böyle bir programı tamamlayan bireyini
genel olarak; özgürleşme süreci ve özgürlüğü desteklenerek, bilimsel bir dünya
görüşüne ulaşmış, estetik değerlere sahip, erdemli, insan haklarına saygılı,
sosyal ve kültürel gelişimi desteklenen, evrensel değerlere sahip, üretken,
insan, hayvan ve doğa sevgisi gelişmiş, barışçıl tutuma ulaşabileceği kabul
edilebilir.
Bu genel hedef her dönem ve toplumda temel eğitime-okula- yaşamsal bir
anlam yükler. Okul, bu denli önemli hedeflerin gerçekleştirileceği ortam olarak
tasarlanarak eğitim sistemine eklemlendirilmiştir. Okulun genel işlevi,
başlangıçtan günümüze önemli bir değişiklik göstermeden süregelmiştir. Ancak
okulu ele geçiren güçlerin okulu araçsallaştırma girişimleri her dönem ve
koşulda karşımıza çıkan önemli bir sorun olmuştur.
İyi temel eğitim hakkının karşılanması amacıyla tasarlanacak okul, bireyin
akademik gelişimini desteklemekle sınırlı kalmayıp, gelişimsel, duyusal,
sosyal, sanatsal, sportif ve kültürel gelişim alanlarının da desteklendiği bir
ortam olmalıdır. Türkiye’de 1980 sonrası dönemden başlayarak örtülü bir şekilde
benimsenen yarışmacı eğitim anlayışının bir sonucu olarak günümüz okulu hızlı
bir şekilde yapısal ve işlevsel değişime zorlanmıştır. Okula -kamu eğitimine-
yönelik bu baskı, eğitim hakkı, fırsat ve olanak eşitliklerini tehdit ederek,
toplumsal sınıflar arasındaki eşitsizlikleri daha fazla derinleştirmiştir.
Toplumda önemli bir sosyal adaletsizlik yaratan eğitimin özelleştirilmesi
politikalarından vazgeçmek yerine eğitimde yaygınlaştırılan yeni bir ayrımcı
uygulamayla eşitsizlikler arttırılmaktadır. Bu uygulama, bilim ve sanat
merkezleri adıyla gerçekleştirilen faaliyetlerdir. Bilim ve sanatı, genel
okulun içinden çıkararak başka bir örgütlenmeyle ayrımcı ve seçkinci bir alana
taşımak genel okula nasıl yansır, bu uygulama temel eğitimi nasıl etkiler?
Bu sorulara verilecek yanıt konuyu bütün açıklığıyla ortaya koyacaktır.
Bilim ve sanatın üretildiği, geliştirildiği, toplumsal yaşama uyarlandığı yer
olarak tanımlanan okulu, bilim ve sanattan yoksun bir ortama dönüştürmek nasıl
bir sonuç ortaya çıkarır? Okulun işlevinden uzaklaşarak, bilim ve sanat üretip
sunmayan bir yapıya dönüşmesi ne kadar istem görecektir. Bilim ve sanat merkezi
olarak tasarlanan yapının işlev ve işleyişine bakılınca açık olarak
görülecektir ki bu işlev ve işleyiş okulun işlev ve işleyişiyle tamamen
aynıdır.
MEB Bilim ve Sanat Merkezleri Yönergesi’nin 6. ve 7. maddelerinde yer alan
ifadeler, milli eğitim sistemi ve okulların amaçlarının değiştirilmeden
yazılmasıyla oluşturulmuştur.
Olayın daha acıklı tarafıysa ilgili maddelerin girişine üstün yetenekli
çocuklar / öğrenciler ifadesi eklenerek ayrımcılık ve eşitsizliğin perdelenmeye
çalışılmış olmasıdır. Oysa ilgili yönergeyle ulaşılmak istenen her bir hedef,
devletin bütün yurttaşlarına temel insan haklarından doğan eğitim hakkını
kullandırması yükümlülüğünün gereği hiçbir ayrımcılık gözetmeden gerçekleştireceği
görevidir.
Özellikle 1980’li yıllardan başlayarak 2010’lu yıllara kadar süregelen
uygulamalar okulu -kamu eğitimini- büyük ölçüde tehdit etmektedir. İlgili
dönemde okulun uğratıldığı nitelik kaybı, bilim ve sanat merkezlerinin
kurulmasıyla devlet eliyle zirveye ulaştırılmıştır.
Önerimiz, bilim ve sanat merkezlerinin çoğaltılarak yaygınlaştırılmasıdır.
Toplumun tüm kesimlerine yönelik olarak yeniden yapılandırılacak bilim ve sanat
merkezleri, herhangi bir ayrımcı unsura dayalı olmaksızın özellikle örgün
eğitim dışında kalanlara, bilimsel tutum kazandıracak ve temel bilimsel süreç
becerilerinin destekleneceği uygun etkinliklerle zenginleştirilmelidir. Bu
merkezlerde, estetik değer kazandırılarak sanatseverlik tutumu desteklenmeli,
bilim ve sanat alanında üretilen ulusal ve evrensel değerler uyumlaştırılarak
sunulmalıdır.
İKİ GÖZLEM:
bir…
…kentin sosyo-kültürel ve ekonomik gelişmişlik düzeyinin farklı olduğu
semtlerinden, kuruluşları 10-15 yıldan eski bazı ilk ve ortaöğretim okulu.
Hepsinde okulun akademik, sosyal ve kültürel alanlardaki etkinliklere
katılımlarının -takdirname, teşekkür, madalya, kupa, şilt, katılım belgesi,
başarı belgesi, fotoğraf ve anı nesnesinin sergilendiği ortamlar mevcut.
Paylaşım alanlarının ortak özelliği, sergilenen nesnelerin belli bir dönemden
sonraki yıllarda kesilmesi. Somut olarak yarışmacı eğitim anlayışıyla
karşılaşmaktı bu. Yarışmacı eğitim anlayışının öne çıkardığı tek bir alan
vardı, bireysel akademik başarı -yerel ve ulusal merkezi sınavlardan alınan
sonuçlar-. 1980’den sonra okullar hızla bilimsel, sosyal, kültürel, duyusal,
evrensel gelişim alanlarını terk etmiş ve sadece akademik başarıya odaklanarak
sanat, spor, oyun, eğlence, toplumsal duyarlılık alanlarından uzaklaşmakta.
Salonlarını, dersliklerini, bahçelerini kiraya vererek veya satarak gelir
yaratmakla öne çıkarılmışlardı okullar. Sahip olunan kamu kaynaklarını kârlı
-etkili olması gerekirken- kullanma adına yapılan bu uygulamayı üreten ve
savunanlar, okulun -kamu eğitiminin- öğrencilerini de kiraya veren ve/veya
satan bir anlayışa evrilerek, okulu işletmelere örtülü ve aşamalı bir şekilde
terk etmişlerdi -okul ve dershane işletmeciliği-. Merak konusu: Milli Eğitim ve
Maliye Bakanlıkları bu sonucu nasıl değerlendirmişti?
İki…
…yerel yönetimlerce çağdaş yerel yönetim anlayışına dayalı olarak açılan
bilim ve sanat merkezlerinin, çağdışı bir anlayışla -ticarethane şeklinde-
işletilmesine tanıklık. Kapısındaki görevliler bilimi mi toplumdan korumakta,
toplumu mu bilimden korumakta? Bilime ilgi ve merak duyanları randevuyla içine
alan, grupla ziyareti şart koşan, kârhaneye dönüştürülerek işletilen bilim
merkezleri. Sokakta çalıştırılan bir çocuğun, bilim merkezinin önünden geçerken
çocukça ilgisi sonucu merkeze girme düşüncesi gerçekleşebilecek midir?
Yarışmacı Eğitim Anlayışının Eleştirisi
*URAL, Ayhan. (2004). Yarışmacı Eğitim
Anlayışının Eleştirisi. Üniversite ve Toplum. Cilt:4. Sayı:1. www.universite-toplum.org
AMAÇ
Bu
çalışmanın amacı, son yıllarda Türk Eğitim Sisteminde ön plana çıkarak
-çıkarılarak- bireysel ve toplumsal yaşamı önemli derecede tehdit eden
“yarışmacı eğitim anlayışı”nın sonuçlarını tartışmaya açmaktır. Bir toplumdaki
egemen eğitim anlayışı, o toplumda yalnızca yaşanılan zamanı değil yaşanılacak
zamanları da etkileyebilmektedir. Dolayısıyla bu çalışmada, egemen eğitim
anlayışı olarak kabul edilen “yarışmacı eğitim anlayışı”na ilişkin çözümleme,
bireysel ve toplumsal geleceğe yansıtılarak yapılmaya çalışılmıştır. Bu amacı
gerçekleştirmek için konuya ilişkin literatüre olanaklar ölçüsünde ulaşılmaya
çalışılmıştır.
YARIŞMACI EĞİTİM ANLAYIŞININ DAYANAKLARI VE AMAÇLARI
Yarışma
gereksinimi, A.Maslow’un gereksinmeler hiyerarşisinde, değer gereksinmeleri
başlığı altında, kazanmak, rekabet etmek, onaylanmak ve kabullenilmek
gereksinimleriyle birlikte yer almaktadır. Ancak, A.Maslow insan
gereksinimlerini bir bütün olarak değerlendirmiş ve zirveye de kendini
gerçekleştirme gereksinimini koymuştur. Konuya ilişkin araştırmaları sonucunda,
kendini gerçekleştirenlerin karakteristikleri ile kendini gerçekleştirmeye
götüren davranışları belirlemeye çalışmıştır.
Kendini
gerçekleştirenlerin karakteristikleri ve kendini gerçekleştirmeye götüren
davranışlar, çalışmanın sonuç başlığı altında sunulacak ve yarışmacı eğitim
anlayışından geçirilen bireyin özellikleriyle örtüşme düzeyi, cevaplanması
istenilen bir soru olarak tartışmaya açılacaktır.
Yarışmacı
birey, gerçekleştiremediği bireyselleşme ve toplumsallaşma yetersizlikleriyle
başkalarına sınırsız bir kullanım kolaylığı sağlayacağından, herkesin yarışmacı
yapılması doğrudan ve dolaylı uygulamalarla gerçekleştirilmeye çalışılır. Her
yarışmada doğal olarak kazanan bir veya birkaç kişi olurken, diğerlerinin
tamamı kaybetmektedir. Kaybedenlerin olayı anlama ve yorumlamalarına fırsat
vermeksizin yeni yarışma süreçleri tasarlanarak yeni cazibe unsurları
yaratılmaktadır.
Yarışmacı
eğitim anlayışı, başlangıçta herhangi bir olumsuz eleştiri yapılamayacak kadar
masum amaçlarla kendine yaşam alanı yaratmayı hedeflemektedir. Bu anlayış,
başlangıçta bireyin farklılık, yeterlik ve olanaklarını kullanarak kendini
ifade edebilmesini gerçekleştirmeyi, açık bir hedef olarak ortaya koymaktadır.
Ancak, bireyi diğerlerinin yetersizliklerinden yararlanarak öne çıkartmayı da
görünmez bir amaç olarak benimsemiş olması, bu anlayışın yaratacağı
olumsuzlukların kaynağını oluşturmaktadır. Bireyselleşmeyi destekler
ambalajlarla sunumu yapılan “yarışmacı eğitim anlayışı” bireyselleşmeyi yok
ettiği gibi toplumsallaşmanın da önemli bir engeli olarak ifade edilebilir.
Varlıklarının
temel dayanağı olarak gördükleri “yarışmacı eğitin anlayışı”nı uygulamaya
koyanlar, bu amaca ulaşmak için ise eğitim sistemi içerisinde yer alan
tarafları -öğrenciler, öğretmenler, yöneticiler, veliler, politika üretenler,
istihdam edenler vb.- kendi anlayışlarını benimseyerek yaşatacak ve
bağlılıklarını sağlayacak etkili araçlar kullanmaktadırlar. Bu araçların ortak
özelliği, yarışmanın doğal sonucu olan kazanmaya dönük sunulan ödül adı
altındaki ayrıcalıklardır. Bu ayrıcalıklar her zaman kazananı mutlu kılıyor
görünse de kazananın üstleneceği rol, bu anlayışın sahiplerinin esiri olmaktan
öteye gidememektedir. Doğaldır ki ikinci adım olan ve kaybedenlere de
kazanacakları duygusunu ve ulaşacakları ayrıcalıkları daha belirgin bir şekilde
öğütlemek, anlayışın sigortası niteliğindedir.
Freire
(2003) de benzer bir yaklaşımla, kendilerine dayatılan edilgen rolü ne kadar
kapsamlı bir şekilde kabul ederlerse dünyayı nasılsa öyle benimsemeye,
kendilerinde yığma malzeme halinde biriktirilen kısmi bir gerçeklik görüşünü
kabule o kadar yatkın olacakları eğitim anlayışını bankacı eğitim modeli olarak
tanımlamaktadır. Freire (2003) göre bu modelle, bireyler -öğrenciler-
kendilerine yüklenen yığma malzemeyi istiflemekle ne kadar meşgul olurlarsa,
dünyanın dönüştürücüleri olarak müdahale etmeleri halinde oluşacak eleştirel
bilinçlerini o kadar güdük bırakmak amaçlanmaktadır. Freire, bankacı eğiti
modeline karşı, bireyin özgürlüğünü ve yetkinliğini temele alan problem
tanımlayıcı eğitimi modelini önermektedir.
Her
toplumdaki egemen eğitim anlayışının amaçlarının gerçekleştirildiği örgütler
olarak bilinen okulları, mücadelesinin merkezine oturtan Illich (2000),
okulsuzlaştırılmış eğitimin anlayışını geliştirerek soruna köklü bir çözüm
önermiştir.
Russell
(1981) ise eğitimde yarışçılığın en zararlı yönlerinden birinin, özellikle en
iyi öğrencilileri aşırı eğitime yöneltmek olarak belirmiştir. Bunun da
öğrencilerin hayal güçlerine, zekalarına ve hatta sağlıklarına zarar vereceğine
dikkat çekmektedir. Eğitimde yarışçılık giderek, bilim sevgisi, araştırma
hevesi ve zihinsel girişkenliğin yok edildiği, öğrenme sevgisinin yitirildiği
bir eğitim anlayışına dönüşebilir.
Oysa,
öğrenci ve öğretmenlerin okula sevinçle gelmelerini sağlayacak en önemli
etkenlerden birisi ve belki de birincisi tarafların bu eğitim ortamında
yaratıcılıklarını değerlendirme fırsatı bulabileceklerine olan
inançlarıdır(Eşme 2004).
Bireyi
edilgen kılan, sürekli bilgi yüklemeye dönük olan bu anlayış, istenilen
bilgileri istenilen zamanda olduğu gibi ifade edenlerin başarılı sayıldığı
“görünür” sayıltıya dayandırılmıştır. Oysa burada “görünmeyen” -açıklanmayan-
gerçek sayıltının bireyin sürekli edilgen -bağımlı- tutularak kontrol edildiği
gerçeğidir. Edilgen kılma, bağımlılık ve kaygı yaratma, güven verme gibi saklı
eylemlerin gerçekleştirilmesi bu eğitim süreci içerisinde sıklıkla tekrarlanan
yaşantılara serpiştirilmiş ve uygulanmaktadır. Bu gerçeğin açıklanması doğal
tepkilere yol açacağından, en etkili yol olarak “yarışmacı eğitim anlayışı”
bireyin sistem içerisinde var olabilmesine koşut gösterilmektedir.
Bağımlılık,
bireyin değerlerine aykırı hareket etmesine, bireyi giderek daha denetimsiz
takınaklı hale getirip kontrolünü eline alan ve bireyin karşısında güçsüz kaldığı
bir süreçtir(Schaef 1997:26). Burada sözü edilen bağımlılık, bireyin salt
eğitim istemiyle sınırlı kalmayan, aksine bütünüyle yaşam sürecini etkisi
altına alan bir özellik gösterir. Oysa her bireyin yaşamı, özgür kararların
alınmasını gerekli kılacak sayısız özel yaşantılardan oluşan benzersiz bir
süreçtir. Yaşam sürecinde yer alan doğal bağımlılıklar dışındaki bağımlılıklar,
bireyin kendi yaşamını tamamen ortadan kaldırmaya varabilecek sonuçlar da
doğurabilmektedir. Genel olarak çağdaş eğitim yaklaşımları, bireyi bu
bağımlılık sürecinin dışında tutarak korumayı hedefler. Bağımlılıkların
çokluğu, doğal olarak bağımsızlığı azaltacağından, “yarışmacı eğitim anlayışı”
savunucu ve uygulayıcıları bu aracı etkin bir şekilde kullanmaktadırlar.
Bireyi
ve toplumu kontrol etmenin bağımlılıklarla olan ilintisi, “yarışmacı eğitim
anlayışı” mensuplarını yeni arayışlara sürüklemektedir. Bu ilişki, ne kadar çok
bağımlılık, o kadar çok, o denli kolay ve o kadar etkin kontrol şeklide de
formüle edilebilir. Bu yüzden, özgünlüğün yok edildiği, üyelerinin temel
yeterlik ve özellikleri oldukça yüksek oranda birbirine benzetildiği
toplumların, kaliteli bir yaşam yaratma arzuları da başarısız olmaktadır.
“Yarışmacı
eğitim anlayışı”nın yok ettiği en temel özellik, bireyde sorgulama, anlama,
anlamlandırma, merak etme, yaratma, eleştirme, güven duyma, hayal kurma,
isteme, paylaşma gibi temel insani değerlerin gelişiminin engellenmesidir. Bu
yok oluş, “yarışmacı eğitim anlayışı” savunucularınca bir kazanım olarak
değerlendirilir. Martin (1998) bu özellikleri kazandıran eğitim
uygulamalarının, bireyi yaşamın katımcısı olmaktan uzaklaştırıp yaşamın gözlemcisi
yaptığını ifade etmektedir. Oysa, merak eden, sorgulayan, anlayan,
anlamlandıran, yaratan, eleştiren, kendine güvenen, hayal eden, isteyen,
paylaşan vb. özelliklere sahip birey, kesinlikle kontrol altına
alınamayacaktır. Bu özelliklere sahip birey, bireysel ve toplumsal yaşama
ilişkin tüm kararları, kendi yeterliklerine dayalı alma gücüne sahip olacaktır.
Bağımlılıkları, doğal -zorunlu- bağımlılıklarla sınırlı olan birey, kendini
gerçekleştirme gereksinimini karşılama yolunda önemli adımlar atabilmiş
demektir.
Eğitim
bireyselliğe, farklılaşmaya önem veren bir değerlendirilmeyle verilirse birey,
uyumluluğunun yanı sıra kişiliğine, kendini gerçekleştirmeye yönelik yaratıcı
boyutlar ekleyebilecektir(Kasatura 1998:134).
SONUÇ
Genel
olarak bakıldığında “yarışmacı eğitim anlayışı” bireyi yarıştırarak, toplumsal
yaşama karıştırmamayı hedefleyenlerin kullanabilecekleri -kullanabildikleri-
yasal bir araç olarak tanıtılmaktadır. Üyelerinin toplumsal kararlara
katılmadığı toplumlar, bir takım güç odaklarının egemenlikleri altına girer ki
bu da o toplumları demokrasiden kolayca uzaklaştırır.
Yukarıdaki
açıklamalarda göstermektedir ki bu anlayışın dayattığı “yarışma”, düpedüz
“karışma” yönergesidir. Sorgulamayan, anlamayan, anlamlandırmayan, üretmeyen,
paylaşmayan, istemeyen, hayal kurmayan bireylerin oluşturduğu “karışmayan” bir
toplum, en kestirme yol olarak “yarışmacı eğitim anlayışı” ile yaratılabilir.
Bunun içindir ki; bu anlayışı tehdit eden yaklaşımların tümü ile bunların
savunucuları, potansiyel düşman olarak algılanmaktadır.
Böyle
bir eğitim sistemi içerisinde yer alan tarafların tamamına yakını, “yarışmacı
eğitim anlayışı”nın gerekliliğini alabildiğince savunurlarken, bu anlayışın
dayanak ve sonuçlarını tartışmaktan dahi kaçınmaktadırlar. Gerçekte amaçlanan
da budur. Tüm tarafların dikkati yarışmaya, ödüle ve rakibini yok etmeye
yoğunlaştırılmıştır. Morin’in (2003) de belirttiği gibi egemen doktrinler ve
ideolojiler, inanlara kanıt ve diğerlerine yasaklayıcı korku sunan güce
sahiptir.
Çağdaş
toplumlar güçlerini üyelerinin farklılıklarından alırlar. Bu farklılıkları bir
zenginlik olarak görüp desteklemek çağdaş eğitim anlayışının kazandıracağı bir
yeterliktir. Bu gerçeği benimseyen toplumlar, üyelerinin edilgen olmalarını
istemek yerine onları edilgen kılan unsurlarla kıyasıya bir mücadelenin
içindedirler.
Her
bireyin eşsiz bir zenginlik kaynağı olarak kabul edildiği toplumlarda eğitim,
yarışmacı anlayıştan sıyrılmış çağdaş bir araç olarak kabul edilmektedir. Böyle
bir toplum ise ancak, üyelerinin yarışma arzusuna cevap veren bir eğitim
anlayışını benimseyerek değil de varlıklarını duyumsayarak kendilerini
gerçekleştirebilecekleri bir eğitim anlayışını benimsemekle yaratılabilecektir.
Bu da eğitim sistemi içerisinde yer alan tarafların tamamının ortak çabasıyla
gerçekleştirilebilir. Hatta bu konuda, bireyin yeterlik ve yetersizliklerini
paylaşarak daha da güçlü olabileceği düşüncesine dayalı bir eğitim anlayışının
egemen olduğu bir toplum özlemi duyan herkesin katkısına ihtiyaç duyulur.
A.Maslow‘a
göre kendini gerçekleştirenlerin karakteristikleri ve kendini gerçekleştirmeye
götüren davranışların listesi aşağıda verilmiştir(Atkinson ve Diğerleri
1999:479).
Kendini
gerçekleştirenlerin karakteristikleri:
Gerçekliği etkin biçimde algılamak ve
belirsizliği giderebilmek.
Kendisini ve başkalarını olduğu gibi kabul
etmek.
Düşünce ve davranışta kendiliğindenlik.
Ben merkezli olmaktan çok problem merkezli
olmak.
İyi bir mizah anlayışına sahip olmak.
Yüksek düzeyde yaratıcılık.
Bilinçli olarak görenek dışı olmakla birlikte
özkültürün içselleştirilmesine direniş.
İnsanlığın refahıyla ilgilenmek.
Yaşamın temel deneyimlerini derinlemesine
değerlendirmek.
Az sayıda insanla derin, doyurucu kişisel
ilişkiler kurmak.
Yaşama nesnel bir bakış açısından bakmak.
Kendini
gerçekleştirmeye götüren davranışlar:
Yaşamı bir çocuk gibi tam bir özümleme ve
yoğunlaşmayla yaşamak.
Güvenli tarzlara takılıp kalmaktansa yeni bir
şeyler denemek.
Deneyimleri yorumlarken, geleneğin, otoritenin
ya da çoğunluğun sesinden çok kendi duygularını dinlemek.
Dürüst olmak; oyunculuktan ya da rol yapmaktan
kaçınmak.
Görüşleri çoğu insan görüşleriyle
çakışmıyorsa, gözden düşmeyi göze almak.
Sorumluluk sahibi olmak.
Karar verdiği şey ne olursa olsun o konuda çok
çalışmak.
Egemen
bir yarışmacı eğitin anlayışının bireysel ve toplumsal sonuçlarını
değerlendirmede, değerlendirmeye tabi tutulan birey ve toplumun yukarıda
verilen yeterlik ve özelliklere sahiplik düzeyleri ölçüt olarak alınabilir.
Böyle
bir değerlendirmede açık olarak görülecektir ki yaşamında oldukça çok sayıda
bağımlılıklar bulunan edilgen birey, kendini gerçekleştirme gereksinimini
karşılamaktan uzak bir yaşam sürmeye aday olacaktır. Oysa eğitim, bireyin
kendisini gerçekleştireceği yeterlikleri kazanacağı yaşantılardan oluşan bir
süreç olarak tanımlanmaktadır.
Russell
(1981), haklı olarak yarışçılığı, yalnız bir eğitim sorunu olarak
sınırlandırmayıp, bireye sunulan bir ülkü olarak da olumsuz
değerlendirmektedir. Dünyanın yarışçılığa değil örgütlenmeye ve işbirliğine ihtiyaç
duyduğunu belirterek, yarışçılığın ekonomik yönden olduğu kadar törel yönden de
olumsuzluklar yaratacağına dikkat çekmektedir.
Son
dönemde Türk Eğitim Sistemi’ne ilişkin tartışmaların, eğitimin dayandırıldığı
temel felsefelerden soyutlanarak yapıldığı gözlenmektedir. Oysa, herhangi bir
eğitim sistemi, amaç, yapı, süreç ve iklim boyutlarında sürekli değerlendirmeye
tabi tutularak yenileştirilebilir. Bu boyutlardan birinin değerlendirme dışı
bırakılmasıyla yapılacak yenileştirme çalışmaları sonuç vermeyecektir.
Özellikle amaç boyutunda yapılacak değişikliklere çağdaş bilimsel yaklaşımların
yansıtılması, bireysel ve toplumsal dönüşüme doğrudan yansıyacaktır.
Bu çalışmada,
günümüzde yaşanan bireysel ve toplumsal sorunların temel nedeni olarak ifade
edilen “yarışmacı eğitim anlayışı”nın yerine, bireysel farlılıkların ortaya
çıkarılmasını ve bireyin özgürleşerek kendini gerçekleştirmesine olanak
sağlayacak bilimsel bir eğitim anlayışının ikame edilebilmesi, bireysel ve
toplumsal önceliğimiz olmalıdır. Bunun için de başta eğitim bilimciler olmak
üzere tüm bilimcilerin bu yöndeki çalışmaları, çağdaş ve demokratik eğitim
özlemi duyan toplumsal kesimlerce desteklenmelidir.
FREIRE, Paulo. (2003). Ezilenlerin Pedagojisi. 4.Basım.
Çev:D. Hattatoğlu, E. Özbek. Ayrıntı Yayınları. İstanbul.
KASATURA, İlkay. (1998). Okul Başarısından Hayat
Başarısına. 3.Basım. Altın Kitaplar Yayınları. İstanbul.
MARTIN, J. Roland. (1998). Okul Yuvası Çocuk Eğitiminde
Yeni Yaklaşımlar. Çev: Yücel Gürsel. Gendaş A.Ş. İstanbul.
MORIN, Edgar. (2003). Geleceğin Eğitimi İçin Yedi Bilgi.
Çev:Hüsnü Dilli. Bilgi Üniversitesi Yayınları. İstanbul.
RUSSELL, Bertrand. (1981). Eğitim ve Toplum Düzeni. 2.
Baskı. Çev:Nail Bezmen. Varlık Yayınları. İstanbul.
SCHAEF, Anne Wilson. (1997).
Beyaz Erkek Sistemi. Çev: Ali Çakıroğlu. Kuraldışı Yayıncılık. İstanbul.
24 Ekim 2013 Perşembe
Eşitlikçi Temel Eğitimi Yeniden Kurabilmek*
*Ural, A. (2013). Eşitlikçi Temel
Eğitimi Yeniden Kurabilmek. Cumhuriyet Bilim ve Teknoloji Dergisi. Sayı 1383.
Sayfa 18.
Türkiye’de 1980’li yıllardan günümüze -2013’e- temel eğitim sistemi üzerinde çok sayıda değişiklik yapılmıştır. Bu değişikliklerin her biri -aşağıda belirtilen hariç-, temel eğitimdeki mevcut eşitsizlikleri daha da derinleştirerek özellikle alt toplumsal sınıflar için eğitimden beklenen sosyal hareketlilik olanağını da büyük ölçüde ortadan kaldırmıştır.
Eğitimde eşitsizlik ve ayrımcılığı önleme adına önemli bir adım olan ve 1970 yıllarda kararlaştırılmasına rağmen uygulanması 1990’lı yılların sonlarında başarılabilen temel eğitimin kesintisiz olarak 8 yıla çıkarılması, daha ilk günden itibaren neolibaral, neomuhafazakar ve neofaşist çevreleri rahatsız etmiştir. Bu düzenlemeyle bütün yurttaşlara bilimsel ve laik bir temel eğitim alma olanağı sağlanarak temel eğitim eşitlikçi ve ayrımcılık içermeyen bir yasal güvenceye kavuşturulmuştu. Başlangıçta 8 yıllık kesintisiz bir temel eğitim okulunu güvence altına alan düzenlemeyle temel eğitimin izleyen yıllarda 12 yıla çıkarılarak mevcut lise eğitimini de kapsayacak bütüncül bir nitelik kazanması amaçlanmıştır.
Ancak bilimcilerin ve demokratik eğitim savunucularının bireysel ve örgütsel direncine rağmen 2010’lu yıllara gelindiğinde sistem yeniden param parça edilerek temel eğitimin eşitlikçi ve ayrımcılık içermeyen yasal güvencesi ortadan kaldırılmıştır. Hiçbiri temel eğitimin bütüncül niteliğinin ortadan kaldırılması için nesnel bir gerekçe olamayacak siyasal gerekçelerle 8 yıllık kesintisiz temel eğitim; okul, program ve süre boyutlarında parçalara ayrılarak evrensel niteliği ve toplumsal işlevinden uzaklaştırılmıştır.
Her türlü çocuk istismarına da olanak sağlayan ve seçkinci bir anlayışa dayandırılan bu param parça temel eğitim sisteminin ortaya çıkaracağı bedel daha çok alt toplumsal sınıflara ödetilmektedir. Öğrencilere, fen, anadolu, meslek lisesi ve imam hatip okulu gibi okul türleriyle seçenek sunma iddiası taşıyan uygulamalar, gerçekte toplumsal sınıflar arasındaki ayrımı derinleştirmeye hizmet etmektedir. Temel eğitimin bu param parça edilişiyle birlikte temel eğitim okulunun örgün niteliği de ortadan kaldırılmış ve bilimsel ve hukuki bir değer taşımayan, açık ilkokul, açık ortaokul ve açık lise uygulamalarından oluşan açık temel eğitim kavramı üretilmiştir. Açık temel eğitimin gerekçeleri arasında özellikle alt toplumsal sınıflar için temel eğitimde fırsat ve olanak eşitliği sağlama düşüncesinin yer alması, ülkede eğitim hakkının nasıl anlaşıldığını açık bir şekilde ortaya koymaktadır.
Temel eğitim sürecinde yapay olarak oluşturulan okul düzeyleri -ilk, orta ve lise- arasındaki geçişlerde kullanılan ölçütlerin -kısıtlamaların- her biri uygulamanın ayrımcı niteliğini ortaya koymaktadır. Son yıllarda toplumun eğitim gündemi özellikle bu okullardan lise düzeyindeki okullara geçişteki ayrımcı uygulamalarla meşgul edilerek kitlesel bir kafa karışıklığı yaratılmaktadır.
Türkiye’nin yakın dönem eğitim tarihi, eğitimde reform olarak tanımlanıp her defasında yeni bir ambalajla LGS, OKS, SBS gibi adlarla topluma sunulan ve alt toplumsal sınıflar -çocuklar ve aileler- için bir kâbusa dönüşen, dersane -okul yerine geçmez- işletmecileri içinse yeni kâr alanları yaratan uygulamalarla doludur.
Bugünlerde de eğitimdeki mevcut eşitsizlikleri ve ayrımcılığı örtme gayretiyle yapıldığı anlaşılan SBS uygulamasının yeniden kaldırılacağı müjdesi verilmiştir. Hatta yeni uygulanacak yönteme ilişkin olumlu bir toplumsal algı -kabul alanı- yaratmak için bu müjde gizemli açıklamalarla yapılmaya çalışılmıştır. Ancak önerilen bu yeni yöntemin de öncekilerde olduğu gibi -özellikle alt toplumsal sınıfların yaşadığı- temel eğitimdeki mevcut eşitsizlikleri ve ayrımcılığı önlemekle hiçbir ilgisi yoktur.
SBS’nin kaldırılacağına ilişkin açıklamalardan anlaşılmaktadır ki, yeni uygulamayla eğitimin piyasalaşmasına verilen destek artırılarak özellikle dersane işletmecilerine yeni ve oldukça geniş bir faaliyet alanı yaratılacaktır.
Türkiye’de seçkinci, eşitsiz ve ayrımcı eğitim politika ve uygulamalarının bir sonucu olarak başlangıçta her düzeydeki okulun son sınıfındaki öğrencilerine yönelen dersane işletmecilerine daha sonra ara sınıflarda okuyan öğrencileri de kapsayacak şekilde büyük bir ekonomik faaliyet alanı yaratılmıştır.
Müjdelenen uygulamayla temel eğitim içinde oluşturulan okul kademeleri arasındaki geçişlerde önceki yılların meşrulaştırılmış merkezi değerlendirmeleri, ders değerlendirmelerini de kapsayacak şekle indirgenerek uygulanması düşülmektedir. Daha eşitlikçi olduğu savıyla önerilen bu uygulama, meşrulaştırılmış merkezi değerlendirmelerin sayısını programda yer alan ders -seçilen- sayısı kadar artıracaktır. Hatta bu uygulama, öğretmenin ders değerlendirmesindeki değerlendirmeleri de kapsayabilecektir. Böylece eğitimin piyasalaşması yaygınlaştırılarak, yeni yatırımcılar ve dershane işletmecileri için daha büyük bir pazar yaratılacaktır.
Bu olası uygulamanın etkileyeceği önemli bir taraf da öğretmenler olacaktır. Son yıllarda Türkiye’de uygulanan eğitim politikalarının bir sonucu olarak öğretmen yenilikçi, değişimci, dönüşümcü ve devrimci niteliğinden hızla koparılarak teknisyen rolüne çekilmek istenmektedir. Öğrencilerinin ders değerlendirmesinin merkezi bir değerlendirmeyle yapılması düşüncesi bunun en somut ve vahim yansımasıdır. Her öğretmen bireysel ve örgütlü olarak öğretme özgürlüğüne bu denli karışılmasına ve mesleğin saygınlığını tehdit eden bu uygulamaya karşı olabilmelidir.
Türkiye kamusal temel eğitimi, iyi temel eğitim ilkeleriyle -herkesin erişimine açık, bilimsel ve laik bir program içeriğine sahip, gerekli koşulların sağlandığı ortamda sunulan ve etkili bir işleyişe sahip olarak- üretilebilirse temel eğitimdeki mevcut eşitsizlikler ve ayrımcı uygulamaları tamamen ortadan kaldırabilir. Bunun gerçekleştirilmesinin önkoşulu ise bütün yurttaşların eşitlikçi ve ayrım içermeyen bir eğitim hakkı istemini her koşulda ortaya koyabilmesidir.
Her toplumda eşitsiz ve ayrımcı temel eğitim politikalarının ürettiği bireysel cehalet, toplumsal cehalet barajında toplanarak değişik kanallar aracığıyla sandık -sayı- üzerinden neoliberal, neomuhafazakar ve neofaşist politikacıların ‘demokratik’ iktidarlarına meşruluk adıyla akıtılabilir. Bütün mücadelemiz, bu toplumsal cehalet barajlarını kurutmak yönünde olmalıdır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
içindeki üniversite
URAL, A. (2009). “...içindeki üniversite”. Eleştirel Pedagoji. Sayı:1. Ankara. …içindeki üniversite …amaç Üniversite kavramını çözümlemek...
-
Ural, A. (2003). Öğretmenlik Paradoksu . İçinde: Öğretmenlik Mesleğine Giriş Alternatif Yaklaşım. Editör: Mehmet Durdu KARSLI. Öğreti ...
-
*Ural, Ayhan (2018). Hayat Bilgisi Öğretmenleriyiz. Mektepli Gazete. 23 Kasım. https://www.mektepligazete.com/haber/detay/Hayat_bilgisi_o...